Tabii Hukukun Kaynakları

Adil Düzen, tabii bir düzendir. Zannedildiği gibi hayali olarak hazırlanmış ve bu hazır kalıplara uygun bir toplum oluşturulmaya çalışılmış değildir. Tam aksine, insanca yaşamaya çalışan bir toplumun değişen ve gelişen ihtiyaçları böyle ilmi bir düzenlemeyi doğurmuştur. Temel insan hak ve hürriyetlerini benimsemiş ve kurtuluş savaşı sonucu milli hakimiyete dayanan "Cumhuriyet Düzenine" geçmiş bir toplum, şimdi haliyle, idari, iktisadi, ahlaki ve eğitim sorunlarını ilim ve inanç gibi temel kaynak ve kaidelere göre çözümlemek ihtiyacını duyacak ve bu ihtiyaçlar, içtihatları ve yeni programları ortaya çıkaracaktır.

 Hatta; Dikkatle bakıldığında "Kur'an-i kuralların" da, iki ana bölüme ayrıldığı görülür.

1 - Cehalete düşmüş fertleri, tevhit düşüncesi ile değiştirici ve ruhen eğitip yetiştirici kurallar.

 2 - Değişen bu fertlerin oluşturduğu toplumun dinini ve hayat disiplinini düzenleyici kurallar. Mekke dönemi, fertleri ve toplumu ruhen ve fikren değiştiren ve yetiştiren kuralların, konulduğu devredir. Bu birinci kurallar İslam’ın ana kuralları ve temel esaslarıdır. Bunlara her zaman ve her yerde mutlaka uyulması gereklidir. Tevhit dininin İman ve İtikat esaslarını oluşturan, hem zatında, hem icraatında hem de nizamın da Allah'a ortak tanımamak temellerine oturtulan bu kurallara "Usûl" (Asıllar ve esaslar) denir. İkinciler ise, özellikle Medine devlet düzenine geçildikten sonra indirilen "Ahkam" (Hükümler)dir ki, bunların uygulanabilmesi için devlet otoritesi ve siyasi bağımsızlık gibi bazı şartlar gerekmektedir. Ve bu hükümler bir anda değil, yaşanan hayat süresinde ihtiyaçlar ve sorunlar ortaya çıktıkça peyder pey gönderilmiştir.

Adalet düzeni ve devlet disiplini bulunmayan dönemlerde, bir kısım suçlar hakkında kesin cezalar koyulmadan önce, bunların aile ferleri ve kabile reislerinin tedip ve terbiye etmesi şeklinde cezalandırabileceği, “yüz kızartıcı suçlar ve uhrevi cezası olan günahlar” şeklinde telakki edilmesi ve bazı "sosyal disiplin kurallarıyla” önlenmeye çalışılması dikkat çekicidir. Hem zaten İslam’da asıl olan suçluyu cezalandırmaktan ziyade, suça iten şartları gidermek ve önlemektir. “Kadınlardan zina ettiği dört şahitle kesinleşmiş olanları ölüm gelinceye veya Allah (onlar için) bir yol açıncaya kadar evlerde tutun (Göz hapsine alıkoyun) ” 165

 “ (İçki içtiğiniz zaman sarhoşluğunuz geçinceye kadar namaza durmayın)"166  

“Sizden kim (hile, hırsızlık ve haksızlıkla) zulmederse, ona (ahirette) büyük bir azab tattırırız.”167 Mealindeki ayetler, bir toplumun alışageldiği kötülükleri ancak tedricen bırakabileceği hikmetine uygunluğu yanında, suçluları takip ve cezaları tatbik edecek bir devlet otoritesi bulunmadan koyulacak kanunların boşlukta kalacağı ve lüzumsuz olacağı gerçeğine de dayanmaktadır. Şimdi asırlarca önce, o günün şartlarına, ihtiyaçlarına ve hayat standartlarına göre hazırlanmış ve uygulanmış siyasi, içtimai, iktisadi ve hukuki, kurum ve kuralları bugünkü topluma aynen uygulamaya kalkışmak ne kadar yanlış ve imkansız ise, toplumun şuur seviyesi olgunlaşmadan ve konsensüs oluşmadan ve Adil bir devlet düzeni kurulmadan, üstelik geçmiş çağlar için hazırlanmış modelleri bugüne uydurmaya zorlamak ta o kadar yersiz ve yetersiz olacaktır.  

Zira tabii Hukuk, bizzat yaşanacak toplum düzeni ve hayat şartları içinde doğacak sorunların ve ihtiyaçların ilmi çözümleri olarak ortaya çıkacaktır.  

Adil düzene geçiş döneminde bazı temel kural, kavram ve kurumlar üzerinde yapılacak ilmi çalışmalar ise sadece bir proje ve ön hazırlık niteliğindedir ve günümüzün şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yapılması gerekir.

 “Mevridi nasta içtihada mesağ yoktur” (Mecelle) Yani hakkında açık ve kesin hüküm bulunan konularda zaten içtihada izin ve ihtiyaç olmayacaktır. Ancak genellikle itikat ve ibadet dışında kalan muamelat (tabii hayat) konularında şartlar ve ihtiyaçlar değiştikçe içtihatların da değişebileceği inkar edilemez. Zamanın değişmesi ile ahkamın değişmesi de kaçınılmazdır.  

Tarih boyunca ve hiç bir İslam devletinin yazılı ve değişmez bir anayasanın bulunmaması, her zaman ve herkesi bağlayıcı bir fetva kitabının yazılmamış olması da hep bu gerçeği doğrulamaktadır.

 Çünkü İslam insanlar içindir. Ve insana göredir. Yani İslam fıtrat dinidir. İnsan ve toplum fıtratı ise devamlı gelişme, değişme ve yenileşme istidadındadır. Bu nedenle İslam, her asırda ve herkes için gerekli ve geçerli olacak genel ve temel esasları "mutlak" olarak naslarla ortaya koymuş, ancak bunların uygulama biçimini kayıtlamamış, belirli sınırlar ve kalıplar içine sokmamış, tam aksine birçok hükümlerin icrasının şeklini, değişen ve gelişen şartlara ve ihtiyaçlara uygun içtihatlara bırakmıştır. Bu hareketlilik ve seyyaliyet özelliği sayesindedir ki, İslam dar kalıplar içinde sıkışmış ölü prensipler yığını olmaktan kurtarılmış, her asırda ve her hususta hayata yön ve şekil verecek canlı bir din olmuştur.

 Yanlış anlaşılmalara ve yersiz itirazlara fırsat vermemek için hangi konularda ve ne kadar "içtihat" yapılabileceğini de açıklamamız gerekiyor. Önce, "içtihat" sözünü duyan bazı kimseler, çoğu mason kökenli modernistlerin, dinin özünü değiştirme ve yozlaştırma gayretlerini ve hıyanetlerini hatırlamamakta ve hemen itiraz etmektedirler. Bu nedenle:  

1 - Şurası kesinlikle bilinmelidir ki İslam’ın temeli olan inanç ve itikat esasları asla değiştirilemez ve bunlardan vazgeçilemez. Bu konulardaki içtihatlar sadece izah ve ispat içindir.  

2 - Hakkında açık ve kesin hüküm bulunan Helal- Haram, Emir- Nehiy, gibi konular ise sabit değerler olup geçerli mazeretler dışında bunlar da içtihatla değiştirilemez, terk edilemez.

 3 - Namaz, Oruç, Hac, Zekat ve Cihat gibi ibadetlerin vakti, adedi, uygulama şekli ve şartları sahih ve sabit delillerle ortaya konmuş ve en ince teferruatına kadar gösterilmiştir. İbadet konularında Müctehit alimlerin bir Mezhebinde cevaz ve cevap verilmeyen zaruri durumlarda diğer Mezhepleri taklit imkanıyla da Müslümanlara büyük bir kolaylık kapısı açılmıştır. Dolayısıyla ibadet konularında da yeni içtihatlara gerek kalmamış gibidir. Ancak ibadet zannı ile dinimize sokulan bazı bidatların açıklanması ve ayıklanması gerekmektedir.  

4 - Ticaret, Şirket, Sanat ve sanayii gibi iktisat düzeni, Mahkeme (Soruşturma, Sorgulama ve yargılama) usulü, Anayasa ve Hukuk sistemi, adil vergi ve bütçe tanzimi, yönetim biçimi, siyasi ve idari yapılanma gibi konularda:

 a - Nassla sabit olan esaslar zaten olduğu gibi geçerli ve gereklidir. Zira İslam’da her konunun çözümüne esas alınacak bir hüküm mutlaka bildirilmiştir.  

 b - İlgili konularda Müçtehit imamların geçmişteki içtihat ve tatbikatlarından da yararlanılacak, günümüz ihtiyaçlarına cevap verip doyurucu- nitelikte   olanlar aynen uygulanacaktır.  

 c - Günümüz ihtiyaçlarına yeterli veya gerekli bulunmayan içtihatlar terk edilecektir.

 d - Banka, Para, Kredi, Sendika, Emeklilik, Sigorta, Parti, Dernek, Demokrasi, Laik' lik ve benzeri kurum ve kavramların yorumlanması; İslam Birleşmiş Milletleri, İslam Ortak Pazarı, İslam Ortak savunma Paktı, Kültür ve Eğitim işbirliği, Müşterek ve sabit Para Birimi gibi yeni ve zaruri oluşumların prensip ve programlarının hazırlanması ve uygulanması gibi konularda ise haliyle yeni içtihatlara ihtiyaç vardır.  

Bu içtihatların hangi kaynak ve kaidelere göre yapılacağını belirtmeden önce bir konuya daha açıklık kazandıralım:

 A - İçtihatlar asla değişmez ve karşı gelinmez düsturlâr değildir. Mesela İmamı Azam'ın talebeleri, daha kendi sağlığında pek çok konuda üstatlarının içtihat ve kanaatlerine katılmadıkları halde onların bu tutumu asla yadırganmamış ve kınanmamıştır. Hanefi fıkhının önemli bir kısmı İmamı Azam'ın değil İmamı Yusuf ve İmamı Muhammet gibi kendi talebelerinin içtihatlarından oluştuğu, bilinen bir gerçektir.

 Ancak içtihat yapabilmek için, müçtehit vasıflarını taşımak gerektiğini unutmamak lazımdır. Aksi halde kasap çıraklarının operatörlüğe kalkışması gibi olur ve elbette yanlıştır.  

Bu konuda daha çarpıcı bir örnek olarak İmamı Şafii Hz.lerini gösterebiliriz:  İ

mamı Şafi'nin mezhebi iki devreye ayrılır:  

1 - Bağdat'ta yaymış olduğu mezhebi ki Bunun Za'ferani rivayet etmiş olup Şafii'nin Bağdat'ta yazmış olduğu kitapları içine alır. Bu kitaplarda ise: Risale (usul hakkındadır) ve El-Ümm Vel Mebsut'tur. Bunları Za'ferani Şafii'nin yazdırması ile kitaplaştırmış ve Bağdat'ta talebelerine okutmuştur. Zafera'ni bu kitapları Hicri 260 yılından ölünceye kadar okutmaya devam etmiştir. Halbuki imamı Şafii Mısıra gittikten sonra bu görüşlerinin bir kısmını değiştirmiştir.  

2 - 199. Hicri yılında Mısır'a geldikten sonra yazdığı Mezhep: Şafii Hazretleri Mısır'a gelince Irak'ta yazdığı kitapları yeniden gözden geçirmiştir. Ve bazı kısımlarını değiştirmiştir. Bunlardan birisi Er-risale diğeri El-Mebsut' tur. O bunlardaki görüşlerini yeniden incelemiş, bazı görüşlerden vazgeçmiş, bazılarında ise ısrar etmiş, ayrıca bazı İfadelerin de iki çeşit görüşe ihtimal veren kısımları kesin bir şekle kavuşturmuştur. Halbuki Şafii daha önce bazı meselelerin iki türlü halledebileceğini söylerdi. Yeni mezhebine göre o bu iki şekilden birisini tercih etmiş veya her ikisinden de vazgeçmiş, yahut üçüncü bir çözüm şekli ortaya atmış veyahut daha önce bilmediği bir hadise vakıf olduğu için önceki görüşlerinin hepsinden de vazgeçmiş, veya hatırına gelen yeni bir kıyasa dayanarak birini ötekine tercih etmiştir.  

O "Bağdat'ta yazdığım kitapları benden kimsenin rivayet etmesine cevaz vermiyorum" demiştir. "Demek ki Şafii eski fikirlerini yeni fikirleri ile nesh etmiştir" 168  Şimdi, bir müçtehidin kendi kısa ömrü içerisinde bile sosyal, siyasal ve ekonomik şartların değişmesiyle içtihatlarını değiştiriyor veya önceki içtihatlarının bazılarında yanıldığını anlayıp vazgeçiyorsa, aradan asırlar geçtiği, hayat şartları ve dünya standartları fevkalade gelişip değiştiği halde, hala o içtihatların aynen takip ve tatbik edilmesini istemek ne kadar manasız ve imkânsızdır.  

B - Açıklanması gereken ikinci bir husus da şudur. Kıyas, dinde bir delildir. Ancak, kıyas, istihsan, mesalihi mürsela vb. yollarla elde edilen içtihatlar, başka içtihatlara dayanak ve kaynak olamaz. Yani bir müçtehid, ihtiyaç duyulan bir konuda Kur'an ve Sünnete kıyas ederek veya İcma'i ümmete bakarak bir karara varmaya çalışır. Yoksa o konuda başka müçtehitlerin içtihatlarına dayanarak, yeni içtihatlarda bulunamaz. Elbette bir müçtehidin içtihatlarıyla kendi mezhebine tabii olanlar amel edecektir. Bizim söylemek istediğimiz, eski içtihatlar, yeni içtihatlara mesnet ve delil yapılamaz. Çünkü sadece Kur'an ve Sünnet gibi sabit ve şaşmaz kaynaklara göre kıyas yapılabilir. İçtihatlar ise sabit ve mutlak doğrular değildir ki onlara dayanarak kıyas yapılsın.

 Burada "Hak" ile "Doğru" nun da bir tarifini yapmamız gerekiyor. Bize göre HAK: Asla değişmeyen, eskimeyen, önemini ve özelliğini kaybetmeyen, vakti geçmeyen, her zaman ve zeminde mutlak doğru ve geçerli olan gerçeklerdir. Yani, fıtrat dininin tabii ve temel prensipleri Hak'tır.

 Doğru ise; Bu tabii ve temel ve delillerden çıkarılan ve mevcut duruma göre münasip olan içtihatlardır ki bunlar zamanın ve şartların değişmesiyle, değişebilme özelliğine sahiptir. Bugün için uygun, münasip ve doğru olan bir içtihat ve bu içtihatlara bağlı kurum ve kurallar, gelecekte yersiz ve yetersiz olabilir.  

İhtiyaç duyulan konularda yapılacak yeni içtihatlar, asla "yeni bir mezhep kurmak veya mezhepsiz olmak” şeklinde de anlaşılmamalıdır. Belki müctehit alimlerin temel usûl ve kaidelerin yararlanarak bugün için gerekli olan kanun ve kuralları çıkarma işidir. Ve bu bir nevi mezheplerin tatbikat sahasını genişletmek ve geliştirmekten başka bir şey değildir. Bu gün ilim ve ehliyet sahibi zevatın İslam adına yapması gereken en önemli hizmet, önce asrımızın ve insanımızın temel sorunlarını ve çözüm yollarını göstermektir. Gerisi "Ha bir kuru emektir".  

Peygamber efendimizin şu hadisi ne kadar anlamlı ve önemlidir. "(Anlamını ve ahkamını bilip uygulamadan) sadece tilavetle (okuyup tekrarlamakla) Kur'an olmaz. Sadece rivayetle (Geçmişteki zevatın yazdıkları ve yaşadıkları şeyleri ezberleyip nakletmekle de ilim olmaz. Kur'an, ancak, hidayetle (İnsanların maddi ve manevi ihtiyaçlarına çözüm üretmek ve yol göstermekle amacına ulaşmış) olur. İlim ise, ancak dirayet (Feraset, hikmet, marifet ve cesaretle) olur."169  

Şimdi de müçtehit imamların İslam’da delil kabul ettiği kaynakları tanıyalım:

1- KİTAP: Kuranı kerim, dinin temel direği olup kıyamete kadar sürekli ve gerekli olacak ilahi prensipler bütünüdür. Temel ve genel hükümlerin kaynağı kurandır. Kuran İslam’ın anakitabıdır. Hazırlanacak bütün kanun ve kurumların bu anakitaba uygun olması, insanlığın hayrınadır.

 2- SÜNNET: Kuran'ı keyfi ve yanlış yorumlardan korumak, ilahi emir ve hükümleri bizzat yaparak ve yaşayarak açıklamak üzere peygamber gönderilmiştir. Hz. Peygamberin (sav) sözleri, hareketleri, olaylar karşısındaki tavrı (susması, sevinmesi veya sinirlenmesi), fert, aile reisi, devlet başkanı ve ordu komutanı gibi çeşitli sıfatlar altındaki davranışları, genel ahlak ve karakteri hepsi birden "sünnet"i oluşturur.  

Kur'anın ilk ve önemli tefsiri ve tatbikatı sünnettir. Kur'anı keyfi yorumlamak ve yozlaştırmak hevesinde olanlar, hadisler ve onları rivayet eden sahabeler üzerinde şüphe ve vesvese bulutları oluşturmak suretiyle bunlara olan itimat ve itibarı sarsmak için uğraşa gelmişlerdir. Sünneti üçe ayırmak münasiptir.

1 - Şahsi sünnet: Efendimizin kendi zatına aittir.

2 - Örfi sünnet: Yaşadığı dönem ve toplum için geçerlidir.

3 - Daimi sünnet: Her zaman ve herkes için örnektir ve gereklidir.

Bir takım insanlar ise Sünnet'in illet, hikmet ve hedefini kavramak yerine, sadece kuru şekilcilik ve taklitçilikle oyalanır olmuşlardır.

 3- SAHABENİN SÖZLERİ: Çünkü sahabeler (ra) Hz. Resulün (sav) tebliğini bizzat işitmişler, vahyin gelişini ve vahiy düzeninin tatbikatını gözleri ile görmüşler ve Hz. Peygamberin tedris ve terbiyesinde yetişmişlerdir. Onlar ayetlerle hadisler arasındaki çeşitli münasebetleri bilen ve Resulüllahın tebliğ ettiği dini sonraki nesillere nakleden kimselerdir. Ayet ve hadislerdeki ifadeler "resmi ve genel" sahabi sözleri ise daha "samimi ve özel" dir.  

Tabiilerin ve daha sonra gelenlerin sözleri ise aynı derecede olamaz. Çünkü Sahabilerin sözlerinin doğrudan doğruya Hz. Peygamberden alınmış olma ihtimali çok kuvvetlidir ve sadece kendi içtihat ve görüşleri değildir. Sahabenin pek çoğu, direk Peygamberden rivayet etmeseler bile onların birçok görüşleri Resulüllahın sözlerine ve hareketlerine dayanmaktadır. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (ra) gibi Peygamberimizle uzun zaman beraber bulunmuş nice sahabinin bu sohbetleri ile mütenasip miktarda hadis rivayet etmemeleri, hadisleri eksik veya fazla söylemek korkusundadır. Ancak bunların verdiği fetvaların büyük çoğunluğunun bizzat efendimizin sünnetine ve sözlerine dayandırdıkları inkar edilemez. Bu nedenle müçtehit mezhep imamları, sahabinin sözlerine büyük bir kıymet vermişler, bunları delil olarak kabul etmişlerdir. Ebu Hureyre ve Ebu Said el Hudri (ra) gibi sahabilerin Hz. Ömer ve Hz. Ali'den daha çok hadis rivayet etmelerini şüphe ile karşılayanlara ise şunu hatırlatalım: Hz. Ömer ve Hz. Ali gibi zatların rivayet ettiği hadis sayısı fazla değil ama onların hakkında fetva verdiği konuların sayısı oldukça kabarıktır. Ve bu fetvaların pek çoğunu hadislere dayandırdıkları muhakkaktır.

 Fazla hadis rivayet eden sahabi ise ümmete yararlı olacak bir ilmi gizlemek günahından çekindikleri ve daha başından hadis öğrenip nakletmeyi bir nevi meslek edindikleri için Hz. Peygamberden her duyduklarını ve gördüklerini anlatmak ve aktarmak istemişler ve çok mühim ve mübarek bir hizmeti yerine getirmişlerdir.

 Zaten, hem mevzu (uydurma) hadisler hem hadis zannedilen sahabi sözleri hem de hadislerle karıştırılan israili rivayetler muhakkik ve muhaddisler tarafından çok ilmi ve ince metotlarla ayıklanmış ve açıklanmıştır.  

Sahabi sözlerini delil saymak konusunda İmam-ı Azam'ın şu sözleri meşhurdur: "Ben önce Allah'ın kitabı ile hüküm veriyorum. Kuran’da bulamadığım zaman Resulüllahın sağlam sünnetine sarılıyorum. Resulüllahın sünnetinde bir hüküm bulamadığımda ise sahabinin sözlerine bağlanıyorum. Yalnız sahabeden, istediğim kimselerin sözlerini alıyorum, istediğim kimselerin sözlerini de bırakıyorum. Ne var ki sahabilerin sözlerinin dışına da çıkmıyorum. Fakat iş İbrahim Nehaî, İbni Sirin, Ata ve Said bin Müseyyeb gibilere gelince; onlar nasıl içtihat yapmışlarsa ben de  öyle içtihat yapıyorum: Onların içtihatlarına bağlı kalmak zorunda değilim" 170

 4 - KlYAS (Karşılaştırma, benzer sebepleri benzer sonuçlara bağlama): Bütün mezhep imamları ve müçtehitlerin başvurduğu ve delil kabul ettiği bir metottur. Kıyas; hakkında nass (ayet, hadis) bulunmayan bir meseleyi, aralarındaki aynı illet ve hikmet sebebiyle, hakkında nass bulunan benzer bir meseleye bağlamak ve hepsine aynı hükmü vermek demektir.

Aslında kıyas; naslardaki genel hükmün vasıflarını ve sebeplerini tespit etmek suretiyle, aynı sebeplere dayanan ve aynı sonuçları doğuran yeni meseleleri nassa dayandırmaktır. Çünkü hükmün illeti bilinince, aynı illete sahip olan bütün meselelere tatbiki mümkün olur.  

Bu nedenle bazı alimler "Kıyas, nassın tefsiridir" demişlerdir.

Özellikle İmam-ı Azam kıyasla çözüm üretmek hususunda çok yüksek bir noktaya ulaşmıştır. O, ayet ve hadislerin sadece zahir manasıyla yetinmez, bunların yakın ve uzak hedeflerini, hikmetlerini, illet ve sebeplerini anlamaya ve açıklamaya çalışırdı. Hatta, İmam-ı Azam, henüz ortada olmayan, ama çıkma ihtimali bulunan bazı problemleri bile var sayarak, aynı metotla onların bile hükümlerini açıklamıştır. "Takdirî (Farazi) fıkıh" adı verilen bu uygulama gelişen Hanefi Fıkhına ve İslam hukukuna önemli bir hazırlık ve kolaylık sağlamıştır.

 5 - İSTİHSAN (Güzel ve gerekli olanı bulma) : Kıyasla varılacak bir sonucun başka bir nassla çatışması, veya nassla benzer meselenin ayni sebeplere dayandıkları zannedildiği halde değişik sonuçlar doğurması veya kıyas sonucunun icma ve örfe aykırı çıkması gibi durumlarda, bu yeni meselede başka illet ve hikmetlerin aranması sonucu varılacak hükümlere istihsan veya "gizli kıyas" adı verilir.  

İstihsan, dönen hayat çarklarının tıkanmaması ve muamelatın kolaylaştırılması için esas alınmıştır.  

Müçtehit imamlarının büyük çoğunluğu istihsanı kabul ve tatbik etmiştir. İmam-ı Malik "İstihsan, ilmin onda dokuzudur" demiştir. Ancak talebesi İmam-ı Şafii istihsana karşı çıkmıştır.  

Özellikle İmam-ı Azam istihsana çok başvurmuş, bu esasla pek çok meseleyi çözüme kavuşturmuştur. Ebu Hanife Hz.leri selem (Para peşin mal veresiye yapılan vadeli satış akdi) Murabaha (malın % 5,% 10 gibi belirli bir kârla satılması), tevliye (malın alış fiyatına satışı) ve vadia (malın zararına elden çıkarılması) gibi ticari münasebetler ve şirketlerle ilgili içtihatlarının pek çoğunu istihsana dayandırmıştır.

 Talebesi İmam Muhammed'in anlattığına göre İmam-ı Azam'ın talebeleri kıyas üzerinde kendisiyle tartışır, icabında karsı çıkarlardı. Fakat o "bu konuda ben istihsan yapıyorum" deyince artık kimse ona yetişemezdi.

 6 - İCMA (İlim erbabının bir konudaki görüş birliği): Bu İslam’da bir hüccet ve delil olup herhangi bir asırdaki müçtehitlerin bir hüküm üzerinde ittifak etmeleri ve fikir birliğine varmalarıdır. Ancak müçtehit Ashabın icmai ile tabiin ve sonraki müçtehitlerin icmai arasında, tabiatıyla değer ve derece farkı bulunacaktır.

 7 - ÖRF (Yerleşik ve yararlı adet ve gelenekler) : Bu, Kur'an sünnet ve sahabilerin tatbikatı gibi hakkında herhangi bir nass bulunmayan bir konuda Müslümanların kendi aralarında öteden beri uygulaya geldikleri genel teamül, tutum ve tatbikatlarıdır. Akla ve ahlaka aykırı olmayan ve nasslarla çatışmayan bu gibi sahih örf ve adetler İslam’da hüccet kabul edilmiştir.  

Bir çok yönüyle İslam’dan ve diğer semavi dinlerden etkilenen, akli ilimler ve tecrübeler sonucu geliştirilen ve şu anda yaşanan hazır batı medeniyetinin Kuran ve sünnete aykırı düşmeyen bazı hukuki iktisadi, siyasi ve ilmi verileri dahi bir nevi örf sayılabilir ve "Yeni bir Dünya Medeniyeti " kurarken bunlardan da elbette yararlanma yoluna gidilecektir.  

Pek çok müçtehitler gibi İmam-ı Azam hazretleri de örfü, şeri bir prensip olarak kabul etmiş ve yerine göre örfü kıyasa tercih etmiştir" 171

 8 - MESALİHİ MÜRSELE (Toplumun genel huzuru ve çıkarı): Hakkında, kitap, sünnet ve icmaya dayanan müspet veya menfi özel bir hüküm bulunmayan hususlarda toplumun "maslahatını celp, mazaratını def etmek" prensibine dayanır. Yani “ Topluma yarar veren şeyleri serbest bırakıp, zarar veren şeyleri yasaklamak” anlamındadır. İslam’ın temel esaslarına ve genel amaçlarına ters düşmeyen bu gibi maslahatları hem Ashabı kiram hem de müçtehid alimlerimiz kabul ve tatbik etmişlerdir.  

Özellikle Ahmet. b. Hanbel islami siyaset ve yönetimde maslahatı esas almıştır. Siyaseti şerriye; Adil devlet düzeninde hükümetin, insanları selaha ve felaha ulaştırmak maksadıyla onları yararlı işlere teşvik etmek ve zararlı şeylerden uzaklaştırmak için takip edeceği yoldur. Ahmet b. Hanbel, herhangi bir nass bulunmazsa dahi (can, mal ve namus emniyetinin, din ve düşünce hürriyetinin sağlanması ve korunması için) gerektiğinde bazı kanunların çıkarılmasını ve yeni cezaların uygulanmasını kabul etmiştir. Bu zaten dinen ve aklende caiz ve gereklidir. Onun bu kabil fetvalarından bazıları şunlardır:

 a - Fesat ve kötülük çıkaranlar ve genel ahlakı bozanlar, şerlerinden emin olunacak yerlere sürgün edilebilir.

 b – İbadethanelere ve ibadet edenlere hakaret etmek gibi, toplum düzenini ve disiplinini bozmak isteyenlerin uyarı cezaları artırılabilir.

 c - Mukkades değerlere dil uzatanların ıslahı ve cezalandırılması gerekir. 172 Hambeli uleması bu hususta iman Ahmet'e uyarak ve maslahatı esas alarak bir çok konuda fetvalar vermişlerdir. Meselâ:

 "Boş ve müsait bir evi (veya dükkânı) bulanan bir kimse, barınacak (ve çalışacak) başka yer bulamayan birisine-ücret karşılığı evini kiralamaya mecbur edilir"  

Ve yine "toplumun ihtiyaç duyduğu sahalar boş kalırsa bu işten anlayan sanatkâr çiftçi ve işçi gibi meslek erbabı, kendileri istemese dahi normal ücretleri verilmek şartıyla- o işlerde çalışmaya mecbur edilir." 173  

İmam Ahmet bin Hanbel’in, maslahatı esas olarak verdiği çok önemli fetvalardan birisi de şudur: O "Onların işleri kendi aralarında şura (dayanışma) iledir."174 ayetine dayanarak "halifenin şura ile seçilmesi" gerektiğini söylerdi.

 İmam Ahmet bin Hanbel’in diğer fakihlerle birleştiği başka bir siyasi görüşü de: Zalim bir yönetimi devirip "İdareyi demokratik olmayan yollarla ele geçirip halkı memnun eden ve adaleti yerine getiren kimsenin hilafetini ve hükümetini meşru saymasıdır. Hatta İmam Hanbel, daha ileri giderek, hükümeti ele geçiren kimseler Hak ve adaleti uyguladıkları müddetçe şahsi hayatlarında günahkar bile olsalar, onlara itaatin gerekli olduğunu söyler. Çünkü bu suretle fitnelerin önüne geçilmiş olacağını savunur. Bu arada : "facir" le "kafir" asla karıştırılmamalıdır. Facir, Müslüman olan ve devlet nizamında hakkı esas alan, ancak şahsi hayatında ibadet ve istikametten ayrılan kimse demektir. İmam Ahmet’in bu ifadesi "Zalimlere ve tağuti rejimlere itaat ve itibar edilir." şeklinde anlaşılamaz. Çünkü, sömürü ve saltanat rejimlerinden kurtulmak ve zalim yönetimlerin ıslahına çalışmak farzdır, ve bu cihattır. İslam’da asıl olan şuranın (halkın temsilcilerinin) tayin ve tensibi ile devlet başkanın atanması ve hükümetin halkın hür iradesi ile oluşmasıdır.  

Velhasıl, (Can, mal ve namus emniyetini, din ve düşünce hürriyetini sağladıkları ve korudukları müddetçe) hiç bir kimsenin meşru hükümete isyan etmek veya kanunsuz yollarla mücadeleye girişmek hakkı yoktur. Bunlara vergileri vermek ve kanunlara itaat etmek caizdir ve gereklidir.

 Özel hayatlarında günahkar bile olsalar, Hak ve adaleti tatbik ettikçe, devlet yetkililerine vergilerini ödeyen borçtan kurtulur. Cuma namazı da bunların arkasında kılınabildiği gibi, bunların tayin ettiği imamlarınarkasında da kılınabilir.

Bir kimse, bunların arkasında kıldığı bir namazı iade ederse bidat işlemiş, cemaati terk etmiş ve sünnete muhalefet etmiş olur.  

Bir imam, (devlet ve hükümet yetkilileri) İslam’dan çıkmadığı, küfre ve ahlaksızlığa çağırmadığı ve halka kötü örnek olmadığı, adaleti uyguladığı müddetçe onlara karşı ayaklanan kimseler Müslümanların birliğini bozmuş ve peygamberin hadislerine aykırı davranmış olur. Adil imama ve lidere karşı ayaklanan bu kimse aynı hal üzere ölürse "cahiliye üzerine ölmüş sayılır" 175  

Evet, lider veya komutan küfre girmedikçe veya içki, kumar, faiz ve fuhuş gibi haramları teşvik etmedikçe, şahsi kusur ve günahlarından dolayı ona isyan edilemez. Düzelmesi ve değişmesi için gerekli girişimler elbette yapılır.  

"Şüphesiz, Ahmet Bin Hanbel bu sözleriyle zalimin zulmünü kabul ediyor değildir. Fakat o, bu meselede Müslümanların maslahatını gözetmektedir. Ona göre "istikrarlı ve sabit bir nizam" mutlaka bulunmalıdır. Bu nizamın dışına çıkanlar milletin kuvvetini ve birliğini parçalamakta ve devleti temelinden sarsmaktadırlar... Böylece "hukuki bir düzene ve adil bir hükümete" sırf bazı idarecilerin şahsi kusur ve günahları yüzünden isyan edenler hem dinen hem de vicdanen suç işlemiş sayılırlar.” 176  

Velhasıl fasık ve facir yönetimlerin ıslahı, toplumu anarşi ve kargaşaya sürüklemeden, siyasi ve seviyeli yollarla yapılmalıdır. Ve tabi önemli olan halktır ve onların temel haklarıdır. Devlet ise halka hizmet için vardır.

 9 – ZERAYİ (Araçları, amaçlara göre değerlendirme): Genellikle Hambeli fukahasının uyguladığı bir hukuk kuralıdır.

 Dinin ve aklın, yararlı ve hayırlı gördüğü işlere, "vasıta ve vesile olan" şeyler de güzel ve helaldir. Bunun gibi, İslam’ın haram ve çirkin saydığı işlere sebep ve araç olan şeyler de günah ve yasaktır. İşte zerayi’ bu vasıta ve vesilelerdir. Bunlar, vasıta oldukları şeyin hükmünü alırlar. Neticede hayra ulaştıracak şeyler helal ve makbuldür. Sonunda şerre ve zarara sebep olacak şeyler de haram ve yasaktır.

 Örneğin, Ahmet b. Hanbel, fitne ve anarşi zamanında şüpheli kimselere silah satışını, eşkıya ve anarşistlere kolaylık sağlanmasını, şarap üretenlere üzüm satılmasını, Fuhuş ve kumar gibi haram işlerde kullanacak olanlara bina kiralanmasını, haksızlığı ve ahlaksızlığı yaygınlaştıracak olanlara destek çıkılmasını haram ve günah saymıştır. Parti ve dernek gibi şeyler de Zerayi kısmındandır. Kullanıldıkları amaca göre hüküm kazanır.  

10 – İSTİSHAB (Genel kuralların geçerli olması ve zorlukların kolaylaştırılması): Sabit, bir hükmün onu değiştirecek bir delil bulununcaya kadar, devam etmesidir.  

Özellikle Hambelilerin çok kullandığı bir esastır. Yasaklandığına dair bir delil bulununcaya kadar "eşyada asıl olan ibahattır (helal oluştur)" kaidesine dayanır.

 Örneğin; Zararlı ve zehirli olduğun kesinleşmeyen her türlü meyve ve sebze temizdir ve helaldir. Hambeliler genellikle akit ve şartlar hususunda aksine bir nass bulunmadıkça ibahatı (helal oluşu) kabul etmekle bu konuda kendileri diğer mezheplere nazaran daha rahat ve geniş hareket etme imkanına kavuşmuşlardır

Mili Çözüm Dergisi Necmettin Erbakan Ahmet Akgül Meali Kerim