Sağlam Para

Önce "SAĞLAM PARA" kavramını açıklayalım; Bilindiği gibi canlı varlıklar çalışarak yaşamını sürdürürler. Bu çalışma bir "üretim", yaşamak için harcanan şeyler ise bir "tüketim" olayıdır. Bir anlamda, canlılar kendi varlıklarını kendi gayretleri ile sürdürmek zorundadır.

Arılar ve karıncalar örneği, pek çok canlı türleri gibi insanlar da tek başına değil, "Topluluk" halinde yaşamak durumundadır. Topluluk halinde, devamlı ve düzenli olarak yaşayabilmek için de, O topluluk ta üretilen "Toplam malın", birlikte tüketilen toplam maldan fazla olması lazımdır. Yok, eğer "tüketilen mal" toplamı, "üretilen mal" toplamından daha fazla olursa, O zaman "üretilmeyen bir malın tüketilmesi" gibi bir durum ortaya çıkar ki, bu dengesizlik, sosyal ve ekonomik tıkanışa ve tükenişe yol açacaktır.

Aslında, bir ülkede, herkes ürettiği kadar tüketirse, "topluca üretilen, topluca tüketilene eşit" olacağından, “tabii bir denge” kurulmuş olacaktır.

Ancak bu dengenin sürekli olabilmesi için, O toplumda "biriktirilmiş fazla malın" bulunması da şarttır. Çünkü kıtlık, savaş, deprem ve yangın gibi felaketlerde, bu “depolanmış fazla malın tüketilmesi” ile ancak denge sağlanıp korunacaktır. Ayrıca çocuk, hasta, ihtiyar, sakat, memuriyet ve hizmet sektöründe çalışanlar gibi, devamlı tüketici durumunda olan kimselerin açtığı boşluğu doldurmak için de yine fazla" üretime ihtiyaç vardır. Demek ki toplumda ekonomik dengenin kurulması ve korunması için "üretim toplamının, tüketim toplamından mutlaka fazla olması" lazımdır. Karıncalar ve arılar gibi toplu yaşayan hayvanlar âleminde durum genellikle böyledir. Yapılan gözlem ve incelemeler sonucu, mesela arıların kendi ihtiyaçlarından çok daha fazla bal ürettikleri saptanmış, hatta kovanda bal azalınca, arıların iştahı ve yemek arzularının kesildiği, açlıktan ölseler bile geride birikmiş bal bıraktıkları saptanmıştır.

İlahi fıtrat ve tabiat düzeni gereği canlı varlıklar, hem çalışıp üretmekten, hem de yaşamaktan (harcayıp tüketmekten) hoşlanırlar. Ancak dengenin korunması için, "çalışma arzusunun, yaşama 

arzusundan daha fazla olması" gerektiğini yukarıda belirtmiştik. İşte hayvanlarda durum böyledir. Yani karınca ve arılar gibi hayvan cemiyetlerinde çalışma ve üretme gayesi ve gayreti, yaşama ve tüketme isteğinden fazladır.

Ama insanlarda durum bunun tersinedir. İnsanoğlu, yaşama ve tüketme zevki, çalışma ve üretme isteğinden fazla olan bir varlıktır. Yani insanlar, emek vermeden ve zahmet çekmeden, rahat yoldan geçinmeyi, üretmek için sıkıntı çekmeye ve sorumluluk yüklenmeğe tercih etmeye yatkındır. İnsandaki bu aşırı tüketim ve rahat yaşama eğilimi, biraz da insanın sadece bir topluluk üyesi olarak değil, aynı zamanda “tek başına yaşayabilecek özellik ve yeteneklerle yaratılmış olmasından” da kaynaklanır.

Yani insan; bir taraftan toplu düzenin bir parçasıdır ve toplumun bütün nimetlerinden yararlanabilmektedir. Ama diğer taraftan da, her fert ayrı bir varlıktır ve topluluk dışında kendi başına yaşayabilme imkânlarına sahiptir. Belki bu özellik, bir bakıma insanın kendi onurunu ve özgürlüğünü koruyabilmesi ve topluluk içinde erime ve kişiliğini yitirme durumundan kurtulabilmesi bakımından da önemli ve gereklidir.

Bu nedenle insanlar sadece "tam bir toplu düzen" de yaşayabilecek özelliklerle yaratılmamış, bunun yanında; tek tek yaşayan canlıların da yararlı yönlerini almış olduğu için, toplu yaşayan hayvanlarınkine benzer, "birlikte üretim; birlikte tüketim, her şey ortak" hayaline dayanan ve kişilerin ferdi hürriyet ve haysiyetini öldüren "Komünizm düzeni" insanlar arasında kurulamaz, kurulsa da uygulanamaz. Zaten insan fıtratına uygun olmadığı için daha bir insan ömrünü bile doldurmadan Komünizm iflas etmiş ve çökmüştür.

Eğer insanlardaki "çalışma ve üretme arzusu, yaşama ve tüketme arzusundan fazla" olsaydı, Marks'ın kominizim hayali belki gerçekleşebilirdi. Ancak İlahi kudret ve hikmetin insanı böylesine "yaşamaya ve tüketmeye istekli, çalışıp üretmeye karşı ise tembel" yaratmış olması; hem imtihan sırrına uygunluğu, hem de insanlar arasındaki "yarışma Düzeni"ni gerçekleştirmesi bakımından gereklidir. Bu yarışma isteği ve özelliği, maddi ve manevî yönden devamlı ilerlemeyi ve yenileşmeyi sağlayacak, yeni karakter ve kabiliyetler ortaya çıkacak ve herkes çalıştığının ve hak ettiğinin karşılığını alacaktır. 

insanlardaki "çalışma ve üretme arzusu, yaşama ve tüketme arzusundan fazla" olsaydı, Marks'ın kominizim hayali belki gerçekleşebilirdi. Ancak İlahi kudret ve hikmetin insanı böylesine "yaşamaya ve tüketmeye istekli, çalışıp üretmeye karşı ise tembel" yaratmış olması; hem imtihan sırrına uygunluğu, hem de insanlar arasındaki "yarışma Düzeni"ni gerçekleştirmesi bakımından gereklidir. Bu yarışma isteği ve özelliği, maddi ve manevî yönden devamlı ilerlemeyi ve yenileşmeyi sağlayacak, yeni karakter ve kabiliyetler ortaya çıkacak ve herkes çalıştığının ve hak ettiğinin karşılığını alacaktır. İnsanlardaki "çalışmadan kazanma, üretmeden tüketme ve yorulmadan yaşama" arzu ve isteğini, zararlı halden yararlı hale çevirmek için; ADİL BİR DÜZEN ve DİSİPLİN’e ihtiyaç vardır. İşte Adil Düzendeki "mülkiyet sistemi" bunu gerçekleştirmiştir. Bu sistem "Herkesin ancak ürettiği kadar tüketmesi" esasına dayanır. Buna göre her fert helal ve meşru yoldan, gücü ve aklı yettiği kadar çalışıp kazanmak, yani “üretmek ve çalışıp ürettiği kadar da tüketmek” hakkına sahip olacaktır. Öyle ise kim daha iyi yaşamak ve daha çok tüketmek istiyorsa, o halde daha çok yorulmak ve daha fazla üretmek zorundadır. Hiç kimseye "üretmeden tüketme" veya "ürettiğinden daha fazla tüketme" hakkı ve fırsatı verilmeyecektir. Bu sistemi; düzenlemek, denetlemek ve disiplinize etmek ise Adil Devletin görevidir.

Toplumdaki her bireyin ne kadar ürettiğini belgeleyen ve çalışıp kazanarak topluma teslim ettiği malın miktarını gösteren bir "senete" ihtiyaç vardır ki, buna da PARA denir. Yani para; insanlara, ürettiği kadar tüketme hakkı ve imkânı sağlayan geçerli ve resmi bir belgedir.

Toplumda bu ekonomik dengenin ve Adil düzenin korunması için "herkesin ürettiği kadar tüketmesi" esası yanında bir kurala daha ihtiyaç vardır. O da; "Önce üretme, sonra tüketme" esasıdır. Çünkü; Önce tüketip sonra üretme durumunda "borçlu yaşama" düzeni ortaya çıkar ki, bu durum toplumun dengesini bozacaktır. Özellikle FAİZ, borçlu yaşama düzenini doğurmaktadır. Faizle kredi alan kişi, henüz üretmediği bir malı tüketmeye başlamış sayılır. Bu durum ekonomide doğal dengeyi bozacaktır. Faiz ve borçlu yaşama düzeniyle bir ülke; önce kendi milli servetini tüketip harcayacak, sonra da mecburen dış ülkelere borçlanmaya başlayacak ve sonunda çözülüp çökmek kaçınılmaz olacaktır.

Faiz ise, insanlara "üretmeden tüketme hakkı" vermektir. Daha doğrusu çalışıp üretenlerin hakkını, çeşitli hilelerle alıp başkalarına peşkeş çekmektir. Örneğin; Bankaya bir milyon koyup yılsonunda bir buçuk milyon alan kişi, fazladan aldığı bu yarım milyonu hak edecek hiçbir üretimde bulunmamıştır. Faiz olarak alınan bu yarım milyon lira, ya çalışarak üretenlerin hakkından kesilerek 

kendisine ödenecektir ki, bu açıkça bir zulüm ve haksızlıktır. Veya karşılıksız para basılarak kendisine verilecektir ki, bu da paranın değerini ve alım gücünü düşüreceği, enflasyon ve pahalılığı körükleyeceğinden yine haram ve haksızlıktır.

Adil ekonomideki herkesin ne kadar mal ve hizmet ürettiğini ve bunun karşılığında ne kadar tüketmeyi hak ettiğini gösteren bir senet durumundaki "sağlam para" adalet ve saadetin anahtarıdır.

Sağlam Paranın:

1- Üretmeden tüketme hakkı verilmesi demek olan FAİZ uygulaması,

2- Servetten ve üretimden değil, gelirden ve ücretten alınan DENGESİZ VERGİ haksızlığı, 

3- Milli para değerini yabancı paralar karşısında devamlı düşüren, KAMBİYO çarpıklığı,

4- Karşılıksız para basan DARPHANE anlayışı,

5- Halktan ucuza topladığı mevduatları zenginlere pompalayan BOZUK BANKA ve KREDİ yanlışlığı gibi beş ekonomik mikrobu özünde taşıyan Kapitalist köle düzenlerindeki, kâğıt banknottan, bir diğer tabirle, durduğu yerde eriyen "buz paradan" ve diğer Senet çeşitlerinden üstün farkları şunlardır:

a. Sağlam para, asla değerini kaybetmeyen bir paradır. Çünkü para hak ölçüsüdür. Paranın değerini düşürmek, helalinden kazanılmış haklara tecavüzdür. Emeğe ve alın terine saygısızlıktır. Bir nevi hırsızlık ve kalpazanlıktır.

b. Bu senedin (sağlam paranın) üzerinde, karşılığında hangi tür malın alınacağı yazılmamıştır. Sadece alım gücü miktarı yazılan bu senetle, kişi istediği malı alabilecek durumdadır.

Yani para aynı zamanda ortak bir değer ölçüsüdür. Aslında para, hem kişilerin “ürettiğine karşılık tüketme hakkını belgeleyen bir senet” olmakla beraber, hem de malları biri biriyle karşılaştırıp ölçebilen ortak bir araç konumundadır.

c. Paranın diğer senetlerden bir farkı da, karşılığının her çeşit mağazadan ve istenilen cins maldan tahsil edilebilme olanağıdır.

d. Paranın diğer bir özeliği de üzerinde ödeme tarihinin bulunmaması, her zaman ve her yerde devamlı geçerli sayılmalıdır.

e. Paranın diğer senetlerden bir farkı da, bu senedin bir kere ödenmekle bitmemesi, karşılığı ödendikten sonra da yine "senet ve kıymet" olarak kalması ve fonksiyonunu yürütmüş olmasıdır.

f. Bu paranın mevcut senetlerden farklı bir üstünlüğü ve önemli bir özelliği de, şahsa yazılı olmaması, yani borçlu ve alacaklının üzerine yazılmamış olmasıdır. Bu senet bir nevi hamiline yazılıdır ve kim taşırsa ona ait sayılır.

Yalnız şu durum vardır ki, paranın üzerinde özel borçlu ve alacaklı belirsizdir ama genelde "bütün borçlularla bütün alacaklılar" bellidir, o da toplumun ve milli servetin kendisidir. Bu para karşılığında ödenecek mallar ise, ülke piyasasında ve mağazalarda zaten mevcuttur. Çünkü o toplumda, ancak üretilen toplam mal kadar para bulunmaktadır. O halde, bir bakıma herkesin her parada hissesi vardır.

PARA, "çalışıp üretilerek topluma teslim edilen mallara karşılık alınmış bir senet" olduğuna göre Ülkedeki Para Miktarı, Ülkedeki Mal Miktarına Eşit Olacaktır. O ülkede üretilen mal çoğalmadan, para da çoğalmayacaktır. Yeni mal üretmeden, darphanede basılarak piyasaya sürülecek yeni para, karşılıksız olacağından, tabiatıyla mevcut paranın değerini ve alım gücünü düşürecek, dolayısıyla ENFLASYON, zam ve pahalılık gündeme gelecektir.

Para gibi "ortak ve denkleşmiş değer ölçü birimleriyle" bir ülkedeki mevcut bütün mallar, fiyat olarak toplanabilir. İşte bir ülkedeki bütün malların para cinsinden toplam değerine MİLLİ SERVET denir. Milli servetin, milli paraya eşit olacağı açıktır.

Adil ekonomide fiyatlara müdahale edilemeyecek, serbest fiyat esas alınacaktır. Şöyle ki toplumda tüketilen ve ihtiyaç duyulan mallar azalınca, haliyle bunların fiyatı yükselecektir. Bunun üzerine O malı üretenler çoğalacak veya o cins malların üretimi artacak, bunun sonucu giderek talep azalacağından fiyatlar da normale düşecektir. Fiyat ucuzlayınca, yeniden talep ve tüketim artacak, böylece arz ve talep, (üretim ve 

tüketim) durumuna göre kendiliğinden oluşan bir fiyat dengesi kurulmuş ve korunmuş olacaktır. Adil düzende fiyatları düşürmek için, "üretilen ihtiyaç fazlası malların imhasına" veya piyasadaki malı toplayıp depolamak suretiyle sun' i bir yokluk ve pahalılık meydana getirmek şeklindeki ihtikâra, asla izin verilmeyeceği için ve de para, değeri düşmeyen sağlam para olduğu için, hazır malı olan bunu bekletmektense paraya çevirmeyi tercih edeceğinden, tabii bir denge ve deveran sürüp gidecektir. Ancak bugünkü gibi paranın devamlı değer kaybettiği bir ülkede ise, kimse özellikle dayanıklı tüketim mallarını satıp paraya çevirmeye istekli olmayacaktır. Çünkü bekledikçe mal kıymetlenmekte, paranın ise her gün değeri düşmektedir.

Böyle bir ortamda kimse kimseye borç para vermediği gibi, bugünkü fiyatla borç (veresiye) mal da vermeyecektir. Dolayısıyla faiz ve vade farkı gündeme gelecek, bunlar da daha beter felaketlerin sebebi olacaktır

Mili Çözüm Dergisi Necmettin Erbakan Ahmet Akgül Meali Kerim