İlim ve İçtihat Kapısı

İlim, her türlü ihtiyaç ve sorunlarımızı gidermeğe yarayan bilgiler, alim ise yeterli ve gerekli bilgileri bilen ve üreten şahsiyettir.

Dil gramer ve matematik gibi alet ilimlerini öğrenmek ve öğretmek, irşat ve ikaz edici vaazu nasihatler etmek, şuur ve heyecan verici nutuklar söylemek te gerekli ve güzel olmakla beraber, asıl ilim adamından beklenen ahlaki, siyasi, iktisadi ve içtimai (ekonomik ve sosyal) konulardaki sorunlarımıza çözüm üretmektir.

Sadece sorunları sıralamak ve "çare İslam’dır, çözüm Kur'an’dadır" gibi sloganların arkasına sığınmak, veya asırlar öncesi geçmiş dönemlere ait uygulamaları öğrenip tekrarlamak, ama bu günümüze ait yeterli ve tutarlı hiç bir ciddi programı ortaya koyamamak ilim adamına yakışan bir tavır değildir.

Velhasıl, ilim adamı mevcut sorunlarımıza uygun ve uygulanabilir çözümler üretebildiği kadar kıymetlidir.

Şimdi "ilim"le ilgili kavram ve kuralları hatırlatalım.

 A - İLİM:

 Herhangi bir konudaki bilgi ve belgeler bütünüdür.İlimi:

a) Nazari: Sadece görüş halinde bulunan, tatbik edilip denenmemiş, teorik.

b) Subuti: İspat edilmiş, deneylerle gerçekleşmiş. Yani müsbet ilim.

c) Ameli: İşlemek şeklinde, fiiliyata yönelik, pratik.

d) Hikemi: Felsefi ve tasavvufi görüşlere ait olmak üzere 4 bölüme ayırmak mümkün ve münasiptir.

B- İÇTİHAD:  Kelime manası olarak, cehd kökünden, "bir amaca ulaşmak ve doğruyu bulmak için bütün gücüyle çalışıp çabalamak" demektir.

Bu maksatla, gerekli prosedür ve prensiplere uygun olarak sabır ve sükûnetle araştırmak, kafa yormak ve yeterli altyapıya (temel alet ilimlerine) sahip olmak icap etmektedir. Öyle ise içtihad: insanların ahlaki, siyasi, sosyal ve kültürel, ekonomik ve güvenlik sorunlarına gerekli ve gerçekçi çözümler üretme gayretidir.

C - DELİL (Dayanak):

İlim ve içtihat mutlaka delillere dayanmalıdır. Deliller ise genelde iki kısımdır:

1 - AKIL.

2 - NAKİL.

1- AKLİ DELİLLER:

a) Müşahedeler: Bizzat görüp şahid olarak edinilen bilgiler ve belgelerdir.

b) Tespitler: Denenip, tatbik edilerek bulunan gerçeklerdir.

c) İlim: Herhangi bir konuda okuyarak veya başkasından duyarak edinilen bilgilerdir

d) Araştırma: Bir konuda doğruyu bilmek veya çözüm üretmek üzere yapılan ilmi ve ciddi gayretlerdir.

2- NAKLİ DELİLLER:

a) Kitap: Kur'anı Kerimin herhangi bir konudaki açık ve kesin hükümleri

b) Sünnet: Hz.peygamber Efendimizin sahih sözleri, işleri ve takriri

c) İcma: ilim ve ehliyet sahiplerinin bir konu üzerindeki ittifakı.

d) İçtihad: Kuran ve sünnet gibi değişmeyen mutlak doğruları esas alarak, değişebilen şartlara ve muğlak (kapalı) durumlara uygun ve çağdaş çözümler üretme, gayretidir.

"İCMA" ise, 4'e ayrılır:

1 - Muhkem: Tüm dünyadaki ulamanın ittifak ettiği icmalar,

2 - Mutemet: Ülke çapındaki ilim erbabının ittifak ettiği içtihadlar,

3 - Muteber: Bir bölge bazındaki mütehassısların ittifak ettikleri ilmi kararlar.

4 - Muhtemel: Pratisyen araştırmacıların ittifak etlikleri kanaatleridir.

D - ÇÖZÜM:  

İlmi çözümleri 3’e ayırabiliriz;

 1- Şahsi (özel) çözüm.

2- Herkes için(genel) çözüm,

3- Tahmini ve tedbiri çözüm (gelecek için farazi fıkıh)

 Çözüm için, izlenecek yol ise şöyledir.

1 - Sorunların tespit ve tahlil edilmesi,

2 - Sorunların önem ve öncelik sırasına göre dizilmesi

3 - Öneri ve çözümlerin derecelendirilmesi.

4 - Kontrollü ve uygulamalı olarak çözüm önerilerinin denenmesi.

E - İLMİ İÇTİHADLARIN OLGUNLAŞMASI:  

Dini ahlaki, siyasi, iktisadi ve içtimai her konudaki ilmi içtihadlar şu basamaklardan geçerek olgunlaşır:

1 - Delilleri Toplama:  

Bu safhada konunun uzmanı olan herkese sorulur. İlgili yazılı kaynaklara başvurulur. Bu basamakta ilim adamı ve araştırmacıya kibir ve istiğna (kendini yeterli görme ve başkasına ihtiyaç hissetmeme) yakışmaz. Tevazu ve yardımlaşma esastır.

2 - Delilleri Tartışma:

 Bu safhada toplanan deliller (bilgi ve belgeler) kuvvet derecesine göre dizilir. Önemli ve öncelikli deliller üzerinde konuyu bilenlerle tartışmaya girilir. Bu tartışmalara katılan ilim adamı kendisini başkasıyla eşit görmeli. Ama karşısındakilerden yararlanmasını da bilmelidir.

3 - Delileri Eleme

:  Bu safhada ilim adamı kendi başına karar vermeye ve doğru çözümü elde etmeye yönelir. Bu basamakta kendisine güvenmeli, vicdani kanaatine ve bilgi birikimine uygun hareket etmelidir.

4 - Kontrol Etme:

Bu safhada ilim adamı, vardığı sonuçları ve verdiği kararları bir daha dikkatlice gözden geçirmeli, aynı konuda başka alimlerin içtihatlarıyla kendi içtihatlarını karşılaştırma yoluna gitmeli, kendi kanaat ve kararının mutlak doğrulara ve mevcut şartlara uygunluğunu ve uygulanabilirlik şansını gözden geçirmelidir.

5 - Karar Verme:

 Bütün bu Safhalardan sonra ilim adamı kesin kararını verir ve yöneltilen eleştiri ve endişelere ilmi ve ikna edici cevaplar yetiştirir.

6 - Tedris ( Öğretme.):

 İlim adamı kesinlik kazanan bu bilgileri başkalarına ders vermeğe ve öğretmeğe ve bunların uygulanması gerektiğine etrafını ikna etmeye başlar. Yapılan ilmi itirazları dinler ve cevaplar verir.

7 - Organize ve Tatbik Etme:

 Bu ilmi içtihatları belleyen ve benimseyen ilim adamları arasında ortak bir organize kurulur. Ve bu ilmi programların uygulanma şansı ve şartları oluşturulur.  (Bu noktada cihat ve teşkilât söz konusudur.)

E - İLMİN MERTEBELERİ:

1 - Kesin Bilgi:

 Bu beşeri bir icmadır. Bütün dünyada kabul edilen ilmi esaslardır. Tartışılmaz doğrulardır. Bu tür bilgiler asla değişmez durumdadır.

2 - Bilgi:

 Bunlar ülke çapındaki (kavmi) icmadır. Daha geniş bir icma ile değişebilme özelliği vardır.

3 - Kesin Karar:

 Rasih ulemanın içtihadıdır. Yani “yeterli, derinlikli ve üstün yetenekli” ilim erbabının kararlarıdır. Araştırma ve tartışmalar sonucu olgunlaşmıştır.

4 - Görüş - Kanaat:

 Fakih ulemanın içtihadıdır. Yani yüksek bilgi birikimi ve kavrayış sahibi alimlerin görüşleridir. Bununla amel edilmekle beraber araştırmaya devam edilmelidir.

5 - Kapalı:

 Araştırmacı (muhakkik) alimlerin içtihadıdır. Bununla amel edilmez. Mecburi araştırma yapılacaktır.

6 - Belirsiz:

 Sadece okuyucu tabakanın görüş ve kanaatleridir, mutlaka araştırmaya muhtaçtır.

7 - Bilinmez:

 Ami (avamdan) ve kimselerin tahmin ve tahayyülleridir ki, geçersizdir.

SONUÇ;

İlmi bir içtihad yapmak ve doğru karara varmak için iki önemli unsur vardır.

1 - Mefhum.

2 - Metod.

 

1 - Mefhum (Kavram) :

 Herhangi bir konuda ilmi ve isabetli bir sonuca varmak, doğru ve değerli bir çözüme ulaşmak için önce o konudaki sağlam ve sapmaz mefhumları (kavramları) bilmemiz gerekir.

 Okunduğu veya duyulduğu zaman, aklı yatan herkesin aynı şeyleri anlayıp inandığı temel ve genel kavramlar olmadan gerekli ve gerçekçi çözümlere ulaşmak imkansız gibidir.  

İslam alimlerinin Kur'an ve sünnetten çıkardıkları İmanı ve ilmi mefhumlar, bütün sorunların çözümüne esas olacak birer anahtar yerindedir.

2 - Metot (Usul): Bir ilmin veya tekniğin geliştirilmesinden önce, mutlaka öğrenilmesi gereken esas ilimleri ve başlangıç bilgileri yanında, o konudaki problemleri çözmek yeni ve yeterli sonuçlar üretmek için gerekli olan bazı prensip ve yöntemlere de ihtiyaç vardır. Usul / metot dediğimiz bu genel kaide ve kurallar, ilmi temel ve tecrübelerle kesinlik kazanmıştır. Usul-i Tefsir, Usul-i Fıkıh, Usul-i Hadis bunların başlıcalarındandır. Müspet ilimlerde "Mefhum ve metot" oldukça önemli ve gerekli olan unsurlardır.

Sadece akli araştırmalara ve Labaratuvar sonuçlarına dayanan bugünkü batı medeniyeti Kur'ani kavramlardan ve insani amaçlardan mahrum bulunduğundan, artık tıkanma ve tükenme noktasına ulaşmıştır.

Akıl yanında nakli de esas alan ve Vahye dayanan yeni İslam medeniyeti, biriken dünya sorunlarını çözüme ve insanlığı özlenen günlere kavuşturacaktır.

G - KELİME KAVRAMLARIN YOZLAŞMASI.

Yeni oluşan bir sistem ve medeniyetler, kendisinden önceki düzen ve dönem içerisinde kullanıla gelen bir takım kelimelere, yeni manalar yükleyerek, özel kurumlar yanında, orijinal kavramlar da geliştirirler. Aslında hiç bir dil / lisan ne kadar zengin olursa olsun, biribirinden farklı sistemlerin hepsine birden, tamamen yeni ve orjınaI kelimeler veremez. Öyle ise, sistemleri teşkil ve temsil eden unsurların, ortak bir lisan disiplini oluşturması gerekir. Her sistem bu ortak kelimeleri alır, kendi amaçları istikametinde kullanılır ve onlardan 

özel ve orjınaI bir “kelimeler ve kavramlar ağı” oluşturur.

İşte İslam dini ve medeniyeti de cahiliye döneminde öteden beri bilinen ve konuşulan "Allah, İslam, iman, küfür, Nebi, Resul, akıl, Kerem, takva, cihat" gibi kelimelere, öylesine yeni ve orijinal anlamlar yüklemiş ve öylesine yeni ve özeI kavramlar meydana getirmiştir ki, kıyamete kadar gelişen bütün zamanlara ve bütün şartlara ışık tutacak İlmi, İmani, ahlaki, siyasi ve iktisadi bütün sorunlara çözüm ve çareye esas olacak bir "değişmez doğrular" bütününü insanlığa hediye etmiştir.

Hicri 3. Yüzyıldan itibaren, zaten çok zengin ve mükemmel bir dil olan Arapçayı, Kur'an ışığında inceleyen ilim adamları, ondan 8 ayrı ilim dalı (ulum-u Semaniye) çıkarmışlardır

. 1- Ses ve ahenk ilmi: TECVİT

2- Kelime ilmi: LÜGAT

3- Çekim ilmi: SARF

4- Cümle İlmi: NAHİV

5 - Mana İlmi: MEANİ

6- Dil Üretme İlmi: BEYAN

7- Edebiyat İlmi: BEDİİYAT

8- Birleştirme İlmi: TELİF - MANTIK

Yapılan ilmi araştırma ve karşılaştırmalar, Kur'anın kelime hazinesinin, kendisinden önceki cahiliye Arabistan'ındaki 3 ayrı ve farklı sistemin bir nevi bileşimi olduğunu, ancak bütün bu kelime kalıplarına yepyeni, değişmez ve eskimez manalar doldurduğunu göstermektedir. Bunlar 1 - Saf ve sade bir hayat süren göçebe bedevîlerin kullandıkları kelimeler, 2- Mekke ve Medine'de yerleşik tüccar ve soyluların konuştukları kelimeler, 3 - Arabistan'da yaşayan Yahudi ve Hıristiyanların kullandıkları ve Arap diline kattıkları kelimeler....

Bu kelimelerin bir kısmını tek tek ele alıp inceleyelim.

Örneğin Allah ismi, cahiliye Araplarınca da biliniyor ve kullanılıyordu. Ancak onların konuştuğu "AIlah" kelimesi Kur'an’daki "Allah" (CC) kelimesinden çok farklı bir anlam taşıyordu. Cahiliye Araplarına göre Allah yeri göğü yaratan ve diğer şefaatçı tanrılardan (put ve tagutlardan) daha büyük olan, ancak etki ve yetki alanı sınırlı bulunan bir varlığı ifade ediyordu.22

Kur’an’daki "Allah" (CC) kelimesi ise, öyle tanrılar hiyerarşisindeki baş tanrı değil (haşa), varlığı gerçek olan, her şey elinde ve emrinde bulunan, kudreti her şeyi kuşatan, kullarının imani, ahlaki, siyasi ve iktisadi hayatlarına ait kanun ve kurallar koyan, tek ve mutlak bir Rab'dir. Kur'anda geçen kitap, melek, nebi, resül, ahiret, takva, salat, zekat vb. bütün kelime ve kavramlar, "Allah" ismiyle mutlaka irtibatlı ve çok çeşitli daireler içerisinde bütün bunlar biri biriyle bağlantılıdır.

Yine cahiliye Arap inancında melekler "yarı tanrı" niteliğinde ve cinlerin üstünde bir varlık kabul ediliyor ve haşa "Allahın kızları" olarak biliniyordu.

Oysa Kur'andaki "melek" ler Allahın mahluku olan ve ona kullukta bulunan nurani varlıklardır.23 İslam öncesi Arap lisanında, "Takva", hayvanların ve insanların, dışarıdan gelecek tehdit ve tehlikelere karşı kendini koruma ve savunma davranışı anlamında kullanıldığı halde, Kur'an Iisanında ise "Takva" her türlü küfür ve kötülükten sakınmayı ve gerçek manada Allahtan korkmayı ve her haliyle ona teslim olmayı ifade eden geniş ve genel bir kavramdır.

Cahiliye döneminde küfür - kefere: bir gerçeği örtmek ve şükretmenin zıddı olarak nankörlük etmek manasına kullanıldığı halde Kuran lisanında ise, imanın zıddı olan inkarı ifade eder ve çok önemli ve anlamlı bir anahtar kelimedir.

Cahiliye Lisanında "Cihat" dünyalık kazançlar ve kuru kahramanlıklar için yapılan zorIu çabaları ifade ettiği halde, Kur'anda "Hak ve adaleti hakim kılmak ve Allahın rızasına ulaşmak için yapılacak samimi ve ciddi gayret ve hizmetleri" anlatır.

Eski Arapların şöhret ve şehvet yolunda gösteriş için yapılan harcamalara "Kerem - cömertlik"

 

demelerine karşılık İslam bu düşünce ve davranışı fazilet değil bir rezalet kabul etmiş ve "Kerem" kelimesine, "hiçbir karşılık beklemeden Allah rızası için yapılan iyilik ve ikram" manasını yüklemiştir.

Açıkça görülüyor ve anlaşılıyor ki Kur'an dili ve İslam medeniyeti cahiliye döneminde kullanılan ve konuşulan kelime ve deyimlere özel ve orijinal manalar yüklemiş ve yepyeni kavramlar türetmiştir.

Arapcanın şaşılacak derecede zengin bir kelime hazinesine sahip olması ve mevcut kelimelerden yeni kelime ve kavramlar üretmeye de oldukça müsait bulunması da bu işi kolay hale getirmiştir.

Ama maalesef giderek Kur'andan uzaklaştıkça, içten ve dıştan tahribatlar arttıkça zamanla islami kavramların yozlaştığını ve içi boşalan cevizler gibi, sadece kavramların kalıbı ve kabuğu olan kelimelerin elimizde kaldığını görüyoruz.

Bugün üzülerek belirtelim ki müslümanlar arasında "Allah, peygamber Kitap, İslam, cihat" gibi kavramlar maalesef, İslam öncesi cahiIiye dönemi insanlarının kullandığı manalar da anlaşılmaya başlanmıştır.

Pek çok müslümana göre "Allah", ibadet ve ahiret işleriyle uğraşan ticaret, siyaset memuriyet ve adalet konularına karışmayan kısaca yeryüzünü tagutlara bırakan bir "gök tanrısı" gibidir.

Yine bazı müslümanlara göre "peygamber" sadece güzel ahlak örneği sayılan ve Arap şeyhi görünümünde olan ve hele devlet ve hükümet işleriyle hiç alakası bulunmayan ve her işini mucizelerle yapan bir efsane kahramanı yerindedir.

"Kur'an" ise, yükseklerde korunan, ölüler ve hastalara okunan tılsımlı, esrarengiz ve anlaşılmaz ve ulaşılmaz bir dua kitabıdır.

"Cihat", nefsini kurtarmak ve ibadet yapmak maksadıyla tenhalara kapanmak veya Kurs binası ve cami inşasıyla uğraşmaktır.

"Hayır"; mermer panolara ve büyük harflerle adını yazdırmak ve reklâmını yaptırmak üzere para harcamaktır.

"Takva"; külah takmak, sarık sarmak ve cübbe kuşanmak yani derviş rolü oynamak ve göstermelik davranışlarda bulunmaktır.

Masonları ve İslam düşmanlarını seçip iktidara getirmeğe "hikmet ve maslahat" denilmiş. Zalimlere ve batıl zihniyetlere boyun eğmek ise, tevekkül ve teslimiyet zannedilmiştir. Bu yanlış ve yozlaşmış değerleri ve anlam bakımından dejenere olmuş kelimeleri yeniden gerçek amacına ve Kur'ani anlamına kavuşturmak ve insanımızı bu kavram kargaşasından kurtarmak ise, ilim ve cihat erbabının vazifesi ve çilesidir.

"Kelime"lerin İslahı ve Evrensel boyut kazandırılması

Toplumların arzuladığı, amaçladığı ve ulaşmaya çalıştığı bazı değerleri ve dengeleri ifade etmek için yeni kelime ve kavramlar türetilmiştir.

Laiklik" ve demokrasi" de bunlardan birisidir.

Laiklik; devleti ve düzeni, din adamları sınıfının ve din istismarının güdümünden kurtarmak, farklı din ve mezhep mensuplarının birlikte barış içinde yaşama şartlarını hazırlamak amacını ve anlamını belirten, evrensel bir kurum ve kavram olarak düşünülmekte ve düşlenmektedir.

Demokrasi ise, halkın her kesiminin aktif ve etkin olarak ülke yönetimine katılması, zorbaların ve devrim yobazlarının köleliğinden kurtulması ve insan onuruna yakışır bir hürriyet ve hizmet ortamının hazırlanması heves ve hayalinin bir simgesi ve sistemi olarak dile getirilmektedir.

Bu iki anlam ve amaç, temelde İslamın da ruhuna uygun düşmektedir

. "Din de zorlama yoktur. Çünkü doğru ile yanlış açıklanmıştır."

24 "Sizin dininiz size, benim dinim banadır" 25 ayetleri bu amaçtaki laikliğe,

"Onların (yönetim) işleri aralarında şura (danışma ve dayanışma) iledir. Bir haksızlığa uğradıkları

 

zaman yardımlaş(acak ve haklarını koruyacak kurum ve kuralları oluşturmak ta)dırlar" 26 ayetleri ise yine bu anlamdaki demokrasiye uygun görülmektedir.

Ne var ki yeryüzünde ve özellikle ülkemizde, bugüne kadar laiklik adına çoğunlukla din düşmanlığı yapılmış, dindarlar hayattan ve hükümetten dışlanmış ve laiklik; "din dışılık veya İslama düşmanlık" şeklinde uygulamıştır. İşte bu yanlış ve haksız uygulamalar yüzündendir ki, laiklik denilince dindarların kafasında hemen zulüm ve zorbalık algılanmaktadır.

Ve yine Demokrasi pek çok ülkede ve Türkiye' mizde, diktatörlüğün, saltanat yerine seçimle yürütülmesi, krallığın firavunlardan karunlara (sömürücü sermaye ağalarına) devredilmesi, mutlu ve dayatmacı bir azınlığın, demokratik köleler olan çoğunluğa hükmetmesi şeklinde yozlaştırılmıştır.

Bu yanlış ve yozlaştırılmış uygulamalara rağmen, laiklik ve demokrasi hala insanlığın ortak hayali ve ideali konumundadır. Yani insanlık “din-devlet barışmasını, farklı dinlerin bir arada yaşamasını” haklı olarak arzulamaktadır. Öyle ise müslüman ilim ve fikir adamlarına, İslamcı yazar ve araştırmacılara düşen, insanlığın bugüne kadar "laiklik ve demokrasi" diye arayıp ta bulamadığı arzulayıpta ulaşamadığı "değerlerin ve dengelerin" İslamda bulunduğunu anlamak ve anlatmaktır.

Bu İslami doğruları ve değerleri ise bugün insanlığın ortak malı haline gelmiş olan ve herkes tarafından kullanılan ve savunulan laikllik ve demokrasi gibi evrensel "kelimelerle açıklanması gereği vardır. Yani laikliği ve demokrasiyi İlmi ve insani değerlere uygun yorumlamamız lazımdır. Daha doğrusu bu kelime kalıplarına adil ve evrensel kavramaları yerleştirip topluma öyle sunmamız bir ihtiyaçtır." Böylece;

a) Hem zaten bilinen ve peşinen kabul edilen bazı "kelimeler" le tabii gerçekleri ve insani gerekleri anlatmamız kolaylaşacaktır.

b) Hem de "silm - barış" medeniyetinin evrensel bir boyut kazanması ve insanlığın ortak değerleri halini alması mümkün olacaktır.

 Öyle ise bazı kelimelerden korkmak ve kaçmak anlamsızdır.

Ve zaten insanların bildiği ve benimsediği bazı ortak "kelime" lerle onlara yaklaşmak Kur'anın hükmü ve tebliğin şartıdır.

"Deki; Ey ehli kitap sizinle bizim aramızda müşterek ve müsavi olan bir " KELiME " ye gelin" 27 ayeti bu gerçeği anlatmaktadır. Zira her ne kadar Yahudi ve Hıristiyanlarla, Müslümanların Allah inancı ve kavramı çok farklı ise de, en azından Allah’ın varlığını ve ahiret hayatını kabul eden ortak "kelime" leri bulunmaktadır.

Evet Hıristiyanların ve özellikle Yahudilerin "Bazı kelimeleri YERLERİNDEN DEĞİŞTİKLERİNİ"

haber veren ayetler, onların doğru kelimelere yanlış kavramlar yüklemiş olduklarına ve böylece haksız ve ahlaksız uygulamalara yöneImiş bulunduklarına işaret etmektedir.

Bize düşen o kelimeleri gerçek anlamına ve evrensel amacına uygun yorumlamak ve tebliğimizi bu yollarla insanlığa ulaştırmaktır.

"Allah batılı imha eder ve Hakkı Kelimelerle ortaya koyar " 29 ayeti de bazı gerçekleri insanIığın benimsediği ve ortak değeri haline getirdiği keIimelerle anlatmak gerektiğine izin işaret buyurmaktadır.

Zaten, Allahu zülcelal hazretleri "Kitabı ( Kura-nı ) Hak ve Mizan olarak indirilmiştir" 30 Yani Kuran' ın evrensel kuralları asla "değişmeyen ölçü" dür. Her şey ona göre düzenlenecek ve değerlendirilecektir.

Bu nedenle Laiklik ve Demokrasi gibi evrensel boyut ve beğeni kazanmış kelimeleri ve kavramları yozlaşmaktan ve yanlış uyguIamaktan kurtarıp bunların ıslahına çalışmak ve insanlığın hizmetine sunmak, hem güzel, hem de gereklidir.

Çünkü İslam, insanlar arasında adalet ve hürriyeti gerçekleştirmek içindir. Peygamberler de bununla

 

 

"Laiklik zulümdür, demokrasi küfürdür" gibi kolaycı ve kaçırıcı ucuz kahramanlıklara soyunmak yanlıştır ve tebliğ metoduna aykırıdır.

Ve bu " kelimeleri suçlu ve sorumlu tutup savaş açmak, veya bunlardan korkup kaçmak anlamsızdır.

Hem bakınız laikliği din düşmanlığı, demokrasiyi de sermaye krallığı şeklinde uygulayan hain ve zalim çevreler:

"Din, iman Allah, Peygamber, Hak, Hukuk" gibi İslami ve Kur'ani kelimelerimizi kullanmaktan korkup kaçınıyorlar mı?

Hayır, tam tersine bu doğru ve değerIi kelimeleri yanlış ve değersiz amaçları için sıkça kullanıyor ve istismar ediyorlar. Ve bu mühim ve mübarek kılıfların içini boşaltıp, batıl ve bozuk manalar yüklüyorlar. Öyle ise "laiklik ve demokrasi" gibi çağdaş ve evrensel kelime ve kavramlara da bizim sahip çıkmamız ve bunları ilim ve inancımız açısından yeniden yorumlamamız ve bütün insanlığın hayrına çalışmamız hem caizdir, hem de gereklidir.

“MEZHEP VE DİN” ÜZERİNE

Ebubekir Sifil’in ehlisünnet çizgisinin ve gerçek İslam düşüncesinin saptırılma girişimlerine karşı; himmet ve haysiyet sahibi, bir ilim adamı hassasiyetiyle cevaplar vermesi gereklidir, yüreklidir ve takdir edilecek bir dini gayrettir.

Ancak “Mezheplerin din telakki edilmesi” yani özellikle üzerinde icma hâsıl olmamış bazı içtihat ve fetvaların: “Asla değişmez, önemini ve özelliğini yitirmez” zannedilmesi ve bir nevi muhkem ayet ve mütevatir hadis gibi görülmesi…

Ve zaman mekân ve şartların değişmesiyle veya yeni ihtiyaç ve standartların belirmesiyle, bunlara uygun ve uygulanabilir yeni çözüm ve çarelerin ortaya konması, özellikle itikat ve ibadet dışında kalan muamelat konularında baş gösteren belirsizlik ve yetersizliklerin giderilip, sosyal ekonomik, siyasal ve hukuki ihtiyaçların karşılanması gereğinin ve gerçeğinin “Mezhepsizlik” veya “Modernistlik” diye, gösterilmesi de elbette yanlıştır ve insafsızlıktır.

İslam’ın gözden kaçan çok önemli iki özelliğinin:

1- Hukuk ve adalette “İçtihat” dönemini getirip değişen ve gelişen bütün şartlara ve ihtiyaçlara uygun içtihatların yapılmasını; İlim adamlarına görev olarak yüklediğini ve hamdolsun bunun alimlerimizce çok ciddi ve sağlam sistem ve disipline bağlandığını.

2- Hükümet ve yönetimde ise “Cumhuriyet” dönemini getirdiğini: Hz. Peygamber Efendimize (sav) yerine hiç kimseyi resmen ve alenen tahin etmeyip sahabenin ve ümmetinin “Kendilerini yönetecek kimseleri, yine kendi hür iradeleriyle seçebilme yolunu ve sorumluluğunu gösterdiğini ve böylece cumhuriyet kapısını açtığını daha önceki sohbetlerimizde anlatmıştık, kitaplarımızda yazmıştık” buyurdu.

Şimdi Ebubekir Sifil hocanın yazısının ilgili kısmını aktarıyoruz:

Ancak bu sırada yaygın olarak kullanılan bir kalıp ifade var ki, bu yazının esas konusunu o ifade teşkil ediyor: “Mezheplerin din telakki edilmesi…

” Usul-i Fıkıh dediğimiz ilim dalı için “Dinî ilimlerin temelidir” dense sezadır. (Nitekim bunu diyen Usul âlimleri mevcuttur.) Bu ilim dalının mahiyetini kavramadan “mezhebin neliği” üzerinde konuşmak beyhudedir. Hatta sadece “beyhude” değil, yanlış sonuçlara götüreceği için “yanlış”tır.

“Anlama faaliyetinin temelini oluşturan bu ilim dalı bize, sadece Kur’an ve Sünnet’in “ahkâm”a ilişkin nasslarının nasıl anlaşılması gerektiği sorusunun cevabını vermekle kalmaz, aynı zamanda “sistemli düşünme” melekesi de kazandırır. Çünkü Fıkıh “Din bilgisi” ise, onu nasıl elde edeceğimizi öğreten ilim dalı olmadan Din hakkında sistemli bilgi edinmek mümkün olmaz.

Bugün yaşadığımız zihnî karmaşanın temelinde işte bu “sistemsizlik” vardır. Söz gelimi herhangi bir

konuda Din’in ne dediğini öğrenmek için bir Kur’an fihristini alıp, ilgili konudaki ayetleri alt alta sıralayarak bir sonuca varmak bugün izlenen en “geçerli/gözde” (ama yetersiz ve yetkisiz bir) yöntemdir. Oysa ayetlerin gramatik yapısı, nüzul tarihi, bağlamı, vaz olunduğu mana bakımından, kullanıldığı mana bakımından, manaya delaletinin açıklık/kapalılığı bakımından durumları… gibi temel parametreleri göz ardı ederek alt alta sıraladığımız ayetlerden hareketle bir sonuca varmanın “Ben yaptım, oldu”dan farklı bir manzara tevlit etmeyeceği açıktır.

Elbette bu söylediğim, meselenin sadece bir boyutu. Hakkında nass bulunmayan meselelerde nasıl hareket edileceğinden içtihad ve taklid ahkâmına kadar pek çok konu da Usul ilminin ilgi alanı içindedir.

Herhangi bir Usul-i Fıkıh kitabını, konuların ve ibarelerin içinde kaybolmadan ve temel endişeyi sürekli teyakkuz halinde tutarak kavramadan “mezhep” olgusunun künhüne vakıf olmak mümkün görülmemektedir.

Şu halde bu konu hakkında merakı olanların sadece Fıkıh/Mezhepler Tarihi ile ilgili kitapları okuması yeterli değildir. Behemehal Usul sahasına da girilmeli ve ehil bir hocadan bu sahayla ilgili kitaplar tahsil edilmelidir.

Mezhep-Din ilişkisi ancak böyle bir tahsil sonucunda sağlıklı bir şekilde kavranabilir.

İslam’ın modernizasyonu sürecinin, “mezhep hassasiyetinin tasfiyesi” ile başlamış olması tesadüf değildir ve ancak bu hassasiyet aşındırılabildiği içindir ki, maalesef “yeni din telakkileri” ortalıkta arz-ı endam etmeye başlamıştır.

İşin ilginç yanı, bahse konu (sağlam temellere yerleştirilmiş ve üzerinde asırlarca ve milyonlarca icma hâsıl edilmiş ehlisünnet çizgisinin) tasfiyenin yeni bir Usul ihdası ile değil, “Usul’ün gereksizliği” anlayışının yerleştirilmesi suretiyle yapılmış olmasıdır. Bunun da birkaç sloganik söylem ile başarıldığının (sanıldığını ve kotarılmaya çalışıldığını) ayrıca belirtmeye lüzum yok. Yaşanan tereddi, (soysuzlaşma ve yozlaşma) “düzeltilmesi gereken” değil, “esas alınması gereken” bir durum olarak mevcudiyetini muhafaza ediyor. Bunun ne denli korkunç bir durum olduğunu tasavvur edebiliyor musunuz?

Mili Çözüm Dergisi Necmettin Erbakan Ahmet Akgül Meali Kerim