Yeni Bir Düzen İhtiyacı

Dünya hayatı ve yaşam standartları, insanlık tarihi boyunca sürekli gelişmekte ve değişmektedir. İlim adamlarının ve araştırmacıların görevi: Değişmeyen doğruları esas olarak, değişen dünya şartlarına ve insanlığın sorunlarına uygun çözüm ve çareler üretmektir. 

İslam medeniyeti tarihine dikkatle bakınca şu gerçekler görülecektir. Emeviler ve Abbasiler döneminde yeni ülkeler feth edilmiş, Arap olmayan başka kavimler İslam’a girmiş, Müslümanlar bir şehir ve site düzeni seviyesinden çıkıp dünya çapında büyük bir devlet haline gelmiş, haliyle yeni problemler zuhur etmiş ve bunların çözümü için de yeterli içtihatların yapılması gerekmiştir. 

Selçuklular döneminde şartlar ve standartlar daha da geliştiği ve değiştiği için, haliyle siyasi ve ekonomik yönden yeni düzenlemelere gidilmiştir. 

Osmanlı döneminde de, hem toprak ve arazi sisteminde, hem vakıflar gibi sosyal hizmet kurumları statüsünde, hem yönetim ve siyaset biçiminde, hem de askeri ve ekonomi stratejisinde gerekli yenilik ve değişikliklerin yapılması için gayret gösterilmiştir. 

Manevi rütbe, uhrevi sevap ve şeref dereceleri bakımından olsun ve yine takva ve teslimiyet ölçüleri açısından olsun, Ashab-ı Kiram’ın üstünlüğünü elbette kabul etmemiz ve onlara derin bir hürmet ve muhabbetle bağlılık göstermemiz mutlaka gereklidir. 

Ancak uygulanan sistemin genişlemesi ve gelişmesi açısından, Emevi ve Abbasi dönemi Asrı Saadetten, Selçuklu dönemi Abbasilerinden, Osmanlı dönemi ise Selçuklulardan daha mükemmel olmuştur. Ve şimdi bütün insanlığın ihtiyacına cevap verecek “Adil Yeni Dünya Düzeninin” de Osmanlı döneminden ve diğerlerinden çok daha üstün olması tabiidir... Ve bu durum zaten İslâm’ın da hedefidir. Aleyhisselatü vesselam Efendimizin pek çok hadislerinde haber verdiği ve müjdelediği “Mehdiyet ve medeniyet dönemi” de bunu göstermektedir. 

Ve zaten Müslümanları ve insanlığı yüzlerce yıl önceki şartlara ve o dönemler için hazırlanmış kalıplara uymaya zorlamak, nehirleri baş yukarı akıtmaya kalkışmak gibi bir divaneliktir. 

Müspet (ispat edilmiş ve kesinleşmiş) ilmin verileri, binlerce tecrübenin meyveleri olan insanlık tarihinin birikimleri... Aklı selimin ve vicdani kanaatlerin ortak ürünleri... Ve, hayret ve hayranlık uyandıracak şekilde bütün bunlara uygunluğu görülen : Kuran-ı Kerim’in açık hükümleri “değişmeyen doğrular” dır... Sünnet; Efendimizin hayat sisteminin ve stratejisinin esaslarıdır. Asr-ı Sadet ve Ashabın (ra) hayatı, “İslâmı nasıl anlamamız, uygulamada neleri esas almamız ve problemleri çözmede hangi yöntemleri kullanmamız”, hususunda kıyamete kadar örnek levhalarımızdır. İlim ve içtihat erbabının ve mezhep imamlarının mutlak doğrulara dayanarak ortaya koydukları prensipler ise, bizim genel düsturlarımızdır.” 

Bugüne kadar, İslâm’da “iman ve itikat esasları” en mükemmel şekilde ortaya konulmuş ve açıklanmıştır. Namaz, oruç, hac ibadetleriyle ilgili gerekli ve yeterli içtihat ve izahlar yapılmıştır. Genel “ahlak ve muaşeret” konuları ise en güzel biçimde anlatılmış ve yazılmıştır.

Ancak ülke ve dünya şartlarına uygun yeni “zekat ve vergi sistemi” nasıl olacaktır? Helal ve hayırlı bir “banka ve kredi düzeni” nasıl kurulacaktır? İnsanlığa uygun bir “siyasi ve sosyal yapılanma” nasıl oluşacaktır? 

Çağımızın şartlarına ve ihtiyaçlarına cevap verecek yeni bir “ilim ve eğitim biçimi” nasıl uygulanacaktır? Emeklilik, sendika ve sigorta işleri ve diğer sosyal hizmetler hangi kurum ve kurallara dayanacaktır? gibi sorulara cevap verecek ve bu tür sorunlara çözüm getirecek yeni ve ilmi içtihatlara ihtiyacımız bulunduğunu kabul etmemek, kafamızı kuma gömmektir.

Çünkü Osmanlı dönemi zekat ve vergi sistemini bugüne aynen tatbik edemeyiz! Selçuklu dönemi borç alıp verme düzeniyle, bugünkü banka ve kredi düzenini yürütemeyiz!.. Abbasi dönemi usta-çırak ilişkilerini esas alan kurum ve kurallarla bugünkü işçi-işveren münasebetlerini, sendika ve sigorta hizmetlerini başa götüremeyiz. Asrı Saadet şartlarına uygun Suffa örneği ile veya sonradan geliştirilen medrese usulüyle bugünkü eğitim ve öğretim işlerine ve üniversite hizmetlerine çeki-düzen veremeyiz!...

Elbette bütün bu uygulamalardan ve şimdiye kadar her dönemde bu konularda yazılan ve yapılanlardan da yararlanacağız. Günümüz şartlarına tatbiki mümkün ve münasip olanları ise aynen alacağız. Ancak pek çok şeyin değiştiğini, geliştiğini ve hatta eskiden hiç olmayan yeni problemlerin zuhur ettiğini ve bütün bunların ilmin ve inancın ışığında yeniden değerlendirilip çözülmesi gerektiğini de unutmayacağız!...

Öyle ise, yalnız Müslümanların değil, bütün insanlığın ilmi, ahlaki, siyasi ve ekonomik sorunlarını çözecek ve her hususta yol gösterecek yeni bir dünya düzenine ihtiyaç vardır. 

Ve bu Adil Düzenin temel kaynağı ilim ve iman olacaktır. Efendimiz (sav) işaretiyle, Adem peygamberden bugüne benzeri görülmemiş ihtişamda bir saadet medeniyeti yeniden kurulacaktır. Ve bu mutlu netice, Kur’anın kerameti, Hz. Muhammed (sav) Efendimizin yeni bir mucizesi sayılacaktır. 

Sahabelerin ve müçtehit alimlerin ruhaniyeti de bundan memnun ve mesrur olacaktır. İnsanlığın Komünizmde arayıp ta elde edemediği, Kapitalizmin vaad edipte veremediği, gerçek barış ve adalet sistemi nasıl olacak, nasıl kurulacak ve uygulanacak? Sorularının cevabı olan “Adil Düzen” projeleri işte bu maksatla hazırlanmakta ve olgunlaşmaktadır

Eskiden ulaşım aracı olarak kullanılan at, katır ve deveye nispetle bugünkü uçaklar ve elektrikli trenler ne derece gelişmiş ve mükemmel ise...

Eskiden haberleşme aracı olarak kullanılan atlı postacılara nazaran bugünkü telefon ve telsiz sistemi ne derece üstün ise...

Eskiden bir usta ile çıraktan oluşan atölyelere göre bugün yüz binlerin çalıştığı muazzam fabrikalar ne kadar farklı ise...

Eski hayat şartları ve standartları bugüne nazaran ne denli basit ve iptidai ise... 

Bugünkü dünya şartlarına ve bütün insanlığın her türlü ihtiyaçlarına cevap verecek bir Adil Düzen de, o günkü İslâmi modellerden elbette daha kapsamlı ve daha kâmil olacaktır. Ve bu durum farklı mektep ve mezhepleri kaldırmak değil, bilakis faaliyet sahalarını ve etki alanlarını genişletmek sayılacaktır.

Açık bir gerçeğin ifadesi olan ve Kur’an’ın asrımızı aydınlatması sayılan bu ifadelere bakıp “Vay efendim bu sözlerde sahabeyi küçümseme var" veya "geçmişteki ilmi çalışmaları basit görme var (haşa)” gibi isnat ve iftiraları atanlar, ya bu gerçekleri anlayamayacak kadar bir akıl kıtlığına ve anlayış kısırlığına düçardır! 

Veya maksatlı olarak, çağımıza barışın ve bereketin damgasını vuracak Adil Düzen programlarını gereksiz ve geçersiz gösterme hastalığına müptelâdır! Ya da, ne İslâm’ı, nede çağımızı tanımayan, hala hayal aleminde dolaşan ve İslâm’ın tarih olmuş hatıralarıyla avunan bir zavallıdır!...

Bediüzzaman Hazretleri’nin önemli bir tespitiyle bitirelim:

“Eski hal, artık muhal,

Ya yeni hal, ya izmihlal”

Yani eskiye dönüş, hayâldir ve imkânsızdır. Ya, yeniden ilmi ve insani bir düzen kurulacak veya çöküş kaçınılmaz olacaktır.

Kenan Evren’in Teklifi ve Talihsiz Tepkiler

Sn. Kenan Evren’in “Türkiye eyaletler sistemine geçebilir” tespit ve temennisini samimiyet ve ciddiyetle tenkit edenlere maalesef rastlayamadık.

PKK uzantısı bölücü başları ve yandaşları kötü bir niyetle ve kendi sinsi hevesleri için istismar etmek gayretiyle sahiplenip alkışladılar. 

Bazıları da yine kötü bir niyetle ve “Türkiye’nin üniter yapısını bozabilir ve ülke birliği dağılabilir” endişesi taşıyor görüntüsüyle, bu görüşe şiddetle karşı çıktılar. 

Hatta bir kısım insanlar da, Kenan Evren’in bu beklentilerine, sadece, “Osmanlıyı hatırlattığı ve İslam  medeniyetinden kaynaklandığı” için, sinsi ve sindirilmiş bir din düşmanlığı dürtüsüyle hücuma kalkıştılar. Halbuki Kenan Paşa, Almanya’daki Bavyera Eyaleti ziyaretinden ve ABD gibi Batıdaki örneklerinden etkilendiğini ve tarihi deneyimlerin de olumlu sonuçlar verdiğini zaten açıklamıştı.

Maalesef bir takımları da, tenkit sınırını aşıp tahkire başladılar. Ve Sn. Evren’e hakaret için bunu bir fırsat saydılar. 

Kenan Paşa’ya karşı çıkanların büyük çoğunluğu, Türkiye’nin AB’ye vilayet ve BOP Projesiyle İsrail’e eyalet yapılmasını savundukları halde, şimdi Sn. Evren’in eyalet teklifinin üniter yapımızı bozacağını ileri sürecek kadar tutarsız bir tavır ve çifte standart ortaya koydular. 

Neredeyse; “Türkiye 7 coğrafi bölgedir” diyenleri bile vatan haini ilan edip bölücülük yapmakla suçlayacaklar! 

 de aklen ve vicdanen yanlış ve yasaktır. Ülkemizin üniter yapısının bozulmaya çalışılması konusunda haklı olarak duyarlı bulunan kimselerin bu teklife dikkatle yaklaşması anlaşılır bir tavır iken, Sn. Evren’e ateş püsküren çevrelerin çoğunun; ya konuyu kavrayamadıkları veya kasıtlı olarak çarpıtıp, sataşmak için bahane yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kenan Paşa mevcut, sistemin tıkandığının ve yeni bir açılım ihtiyacının farkındadır. Kendi gözlem ve deneyimlerine dayanarak, doğal ve sosyal bir sürecin normal gidişatını ve sonuçlarını tahmine çalışmaktadır. O’nun; “Türkiye’yi federasyonlara bölmek ve üniter yapımızı değiştirmek” istediğini söylemek, gülünç bir iddiadır.

Oysa Kenan Paşa’nın bu tarihi teklifi içerisinde, tehlikeli ve zararlı kısımlar bulunduğu gibi, çok gerekli ve yararlı tarafları da vardır. 

   a) Ülkemizi federasyonlara ayırıp fiili bölünmeye hazırlık yapan hıyanet girişimlerini çağrıştırdığı ve karıştırıldığı için, buna “eyalet sistemi” yerine                    “Bölge          Valilikleri” demek daha uygun olacaktır. Ki kendiside zaten bunu anlatmak istediğini açıklamıştır. 

   b) Sn. Evren’in sözlerinin: “Eyaletlerin kendi başbakanlarını seçebileceği..” şeklinde yorumlanması: Almanya sisteminden etkilenmiştir ve Türkiye için             münasip değildir. Bizce doğrusu; Belediye başkanlıklarıyla valiliklerin birleştirilip, illerin çifte başlılıktan kurtarılması ve valilerin yöre halkı tarafından             seçilerek o makama taşınmasıdır. Ancak Bölge valilerinin ise Devlet Başkanı tarafından atanması ve böylece merkezi otoritenin ve üniter organizenin         korunması lazımdır

Kenan Evren’in son günlerde gündeme getirdiği Türkiye için eyalet sistemi önerisi, federalizm tartışmalarını basınımızın ve aydın çevrelerimizin gündemine getirdi. Elbette ki düşünce özgürlüğü kapsamında her türlü düşüncenin seslendirilmesi ve tartışmaya açılması, desteklenmesi ve cesaretlendirilmesi gereken bir davranıştır. Burada üzerinde durulması gereken nokta ise, trajikomik bir biçimde, düşünce özgürlüğü kapsamında desteklenmesi gereken kişinin, Türkiye’de düşünce özgürlüğüne en büyük saldırıyı yapmış bir cunta liderinden başkası olmamasıdır. 

Kenan Evren’in açıklamalarıyla eyalet tartışmalarının gündeme getirilmesi ve Evren’in Şahin Alpay gibi medyanın tanınmış simalarından alkış alması, gerçekten de, gülünmesi gereken mi, yoksa ağlanması gereken bir durum mudur bilemiyorum.

Türkiye’de toplumsal barışa çözüm olarak eyalet sistemi önerisinin getirilmesi, en basit biçimde, cehalet ile açıklanması gereken bir gelişmedir. 

Türkiye veya başka bir ülkede federalizm ya da üniter yapı tartışmaları yapılmasını çok doğal karşılamak gerekir. Ancak, federalizm tartışmaları ile eyalet tartışmasını karıştırmamak gerektiğine inanıyorum.

Federalizm konusu tartışılırken, dünyanın çeşitli ülkelerinde ve bölgelerinde farklı eyalet yapılanmaları olduğunun bilinciyle tartışmaya katılmakta yarar vardır. 

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki federal yapı ile Avrupa’daki ve özellikle Almanya’daki federal yapı arasındaki farkı bilmeden yapılacak federalizm tartışmaları, sonuç alıcı olmaktan uzak ve yüzeysel tartışmalar olmak durumundadır.

Amerikan federalizmi, hareket noktası olarak farklı amaçlar ile ortaya çıkmış bir örnektir. ABD tipi federalizm, bağımsız olmak niteliklerinden vazgeçmek istemeyen küçük yönetim birimlerinin güçlü bir devlet yaratmak için egemenliklerinin bir kısmından vazgeçmeleri ile ortaya çıkmış bir devlet yapısıdır. Sonuçta, egemen küçük birimler, egemenliklerinden belirli ölçüde vazgeçerek özerk ya da otonom niteliklere sahip varlıklara dönüşmüşler, buna karşılık ise dış politika ve genel ekonomik politikaların oluşturulması anlamında güçlü, ancak küçük birimlerin özerkliğini tanıyan ve koruyan bir yapı olarak merkezi bir hükümet oluşumu ortaya çıkmıştır. Böylece, ABD tipi federalizmde, var olan bağımsız küçük birimlerin egemenliklerinden vazgeçerek güçlü bir merkezi hükümet oluşturmaları, ancak küçük birimlerin bütün yerel konularda özerk kimliklerini sürdürmeleri başarılmıştır. Bu nedenle, ABD tipi federalizm ile Avrupa federalizmi ya da Alman tipi federalizm arasındaki önemli farklılıkları açıklamadan, tartışmanın sonuç alıcı olması beklenmemelidir. 

Avrupa federalizminde, var olan bağımsız küçük birimlerin yeni bir merkezi hükümet yaratması söz konusu değildir. Avrupa federalizminde, mevcut merkezi hükümetin güçlü yapısını engellemek amacıyla daha sonradan küçük birimler oluşturulmakta ve merkezi hükümetin gücü azaltılarak Subsidiarity ilkesine dayalı bir yerelleşme hedeflenmektedir. 

Böylece, küçük birimlerin rızası ile sonradan kurulan merkezi hükümet yapısıyla var olan merkezi hükümetin güçlü yapısının dengelenmesini amaçlayan yerelleşme formlarını birbirine karıştırmamak gerekir.

Dünyadaki federal ülkeler incelendiğinde, her ülkede farklı federal yapılar ve farklı amaçlarla oluşturulmuş federalizm biçimleri bulunduğu kolayca görülebilir. Örneğin, ABD’deki federalizmde küçük birimler, yetkilerinin bütünü ilgilendiren kısımlarını merkezi hükümete devrederken, özerk kalan küçük birimlerin ismi de State ya da Eyalet olarak isimlendirilmiştir. Almanya’da ise, mevcut merkezi hükümetin varlığı ilk başta söz konusu olup daha sonra merkezi hükümet tarafından kurulan yerelleşme ilkesine dayanan federal yapı oluşumları dikkati çeker. Bu tür federalizmde küçük birimler, Almanya’da Landers olarak isimlendirilerek merkezi yönetimin güçlü yapısını zayıflatmak yoluna gidilmiştir. Buradaki amaç ise merkezi hükümetin güçlü yapısını engelleyerek güçlü totaliter sistemlerin ortaya çıkmasının ve özellikle faşizm tehlikesinin engellenmesi hedeflenmektedir.

Dünyanın değişik bölgelerindeki federal yapılarda değişik niteliklere sahip küçük birimlerin isimleri de Kantonlar, Bölgeler ya da District’ler olarak farklı olabilmiştir.

Bu gerçeklerin ışığında, dünyadaki farklı ülkelerde, farklı federal yapıların farklı biçimlerde ve amaçlarla ortaya çıkmasının nedenleri bilinmeden ve tartışılmadan, Türkiye için Eyalet sistemi önerilmesi, tek kelimeyle “cahilce” bir fikir jimnastiğinden başka bir şey değildir.

Bu düşünceler doğrultusunda, Kenan Evren’in ne amaçla ve neyi ifade etmek için kullandığı bilinmeyen Eyalet kavramı ile gündemimize getirdiği federalizm tartışmalarını, bulanık suda balık avlamaya çalışanlarını yaptığı cahilce bir tartışma olarak değerlendirmekte sakınca yoktur.3

Avrupa’nın Adaleti Srebrenica’da Defnedilmiştir!

Uluslar Arası Adalet Divanı’nın Bosna’da gerçekleştirilen soykırım konusunda Sırpları aklaması Avrupa’nın ayarını ortaya koymaktadır. Soykırım suçunun önlenmesine ve cezalandırılmasına dair 1948 yılında imzalanan sözleşmede yer alan tarifine göre Lahey Adalet Divanı’nın verdiği kararı “hukuksuz” ve haksızdır. Bu soykırım Batı destekli Sırpların gerçekleştirdiğini tüm dünyanın televizyonları başında seyrettiğini herkes hatırlayacaktır. Lahey Adalet Divanı’nın bir yandan soykırımı kabul ederken, diğer yandan bu soykırımı sadece Srebrenica ile sınırlandırılması ve faillerinin Sırplar olmadığına karar vermesinin anlaşılır bir mantığı bulunmamaktadır. “Bunun altında uluslar arası topluluk ile Birleşmiş Milletler’in soykırım “soykırım tekelciliği” ve Batının kahpeliği yatmaktadır.”

Uluslar arası toplum ve Birleşmiş Milletler’in sadece Yahudilere yönelik yapılan holokost’u soykırım olarak tanıdığını, bunun dışında dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen soykırımlara gözlerini kapadığını artık herkes anlamıştır. 

Bu Hukuk Sistemi İflas Etmiştir 

Lahey'in, Boşnakların Sırbistan'a açtığı soykırım davasında aldığı karar, uluslararası hukukun emperyalizmin emrinde ve güçlü zalimlerin güdümünde olduğunu göstermiştir.. 

Bu karar görünüşte, Sırbistan devletini soykırım yapmak, planlamak veya soykırıma teşvik etmek suçlarından aklarken, Belgrad'dan Ratko Mladiç ve Radovan Karaciç'i USSM'ye teslim etmesini istiyordu. 

Bu karar aslında, herhangi bir uluslararası mahkemenin hangi zihniyetin otoritesi altında bulunduğunu simgeliyordu; aynı zamanda gizli bir pazarlık teklifi de içeriyordu. Bu pazarlığın şartlarına göre, aklanmasının karşılığında Sırbistan, MOSSAD’ın resmen şube açmasına izin veriyordu. 

Bosna Hersek'in Uluslararası Adalet Divanı'nda açtığı dava, tarihte bir devletin diğerini soykırımla suçladığı ilk örnekti. Aynı zamanda, daha ziyade uzun süreli sınır anlaşmazlıkları, egemenlik ve uluslararası hukukun daha 'kolay' alanları gibi konularda hakemlik yapmaya alışkın olan Uluslararası Adalet Divanı'nın karşılaştığı ilk soykırım davası oluyordu… 

Yargılama ile Srebrenitsa'nın 7 bin kurbanının, davalarını savunacak bir uluslararası forum bulunduğu sanılıyordu. Ama bütün dünya aldanıyordu ve hiçe sayılıyordu… 

Türkiye’nin Siyaset Kültürü ve Demokrasi

Bugün Türkiye’de demokrasinin işleyişinde önemli sorunlar yaşanmaktadır ve sistem tıkanmıştır. Bu sorunların nedenleri, siyasal sistemin işleyişinden başlamakta; hukuk devleti ilkelerinin uygulanamamasına, adaletsiz gelir dağılımına, hak ve özgürlükler üzerindeki baskılara kadar uzanmaktadır.

Demokrasilerin gelişmesinde, siyasal kültür ve onun ahlaki kökleri önemli bir rol oynamaktadır. Siyasal kültür demokrasiyle uyum içinde olduğu zaman, demokratikleşmenin önündeki engeller daha kolay kalkmakta, demokrasi gelişip büyüyecek zemin bulmaktadır.

Siyasal kültürü: “insanların içinde yaşadıkları toplumun yönetimiyle ilgili algı, ilgi, bilgi, değer ve eylemleri ile bunları etkileyen maddi ve manevi şartların bütünü” olarak tanımlanmak lazımdır

Siyasal kültür genellikle, bütünsel kültürün siyasal yönleri olarak da algılanmaktadır. Böyle bir yaklaşıma katılmayan Duverger, siyasal kültür kavramını daha açık bir hale getirmek için onun bütünsel, yerel ve alt kültürlerle ilişkilerinin kurulması gerekliliğini vurgulamaktadır

Bir toplumun siyasal kültürü, toplum üyelerinin siyasal nesneler karşısındaki değerleri ve yönelimleriyle, siyasal semboller hakkındaki ampirik inançlarından oluşmaktadır. Siyasal kültür bir yandan kamusal olaylardan diğer yandan da özel deneyimlerden beslenmektedir. Siyasal kültür, bir toplumun temel siyasal değerlerine de biçim vermektedir.

Almond ve Verba 1958/1963 yılları arasında ABD, İngiltere, Almanya, İtalya ve Meksika’da yaptıkları araştırmada “siyasal kültür demokrasinin gelişmesine destek mi yoksa engel mi oluyor?” sorusuna cevap aramışlardır. Araştırma sonucunda üç ayrı siyasal kültür düzeyi saptanmıştır: Yerel kültür, tebaa kültürü ve katılımcı kültür. Bu sınıflamada katılımcı kültür tipinin olduğu ve yaşandığı toplumlarda demokratik işleyişin de varlığı saptanmıştır. Katılım, seçme, denetleme, ilgi ve bilgi sahibi olma gibi davranışlar çoğulcu ve katılımcı kültürlerde görülmektedir.

Ülkemizdeki siyasal kültür ortamına baktığımız zaman çok ciddi eksiklikler hemen göze çarpmaktadır. Bu eksiklikler de öncelikle siyasal kültürümüzün “bize özgü” olan niteliklerinden kaynaklanmaktadır. Siyasal kültürümüzün belli başlı özelliklerini İlter Turan, “Türkiye’de Demokrasi Kültürü” isimli makalesinde şöyle sıralamaktadır:

* Toplumumuz kendini dayanışmacı bir cemaat olarak algılamaktadır. Toplum kendi içinde yeterince farklılaşmamıştır. Herkes kişiliğini topluluk içinde bulduğu, topluluk dışında algılayamadığı bir bütün olarak görmektedir. Bu durum da siyaset alanını yakından etkilemektedir. Farklılaşmanın ifadesi güçleşmekte, farklılaşmanın dile getirilmesi bölücü bir eylem olarak değerlendirilmektedir. Düşünce üzerine sınır koyma eğilimleri de artmaktadır. Toplumda ortalamadan sapan davranışlara ve görüşlere karşı hoşgörüsüz bir tutum takınılmaktadır.

* Toplumsal hayatımız, sosyal, siyasi, iktisadi ve diğer alanların ayrışmadığı bir bütün olarak algılanmaktadır. Bu algılama sonucu toplumsal hayatın bütün alanları siyasetle ilgili görülmekte ve siyasetin müdahale alanının kapsamı çok genişletilmektedir. Demokratik sisteme taşıyamayacağı kadar büyük yükler yüklenmektedir. Toplumda siyasetin sınırı bu anlayış yüzünden belli değildir. Vatandaş hertürlü isteğinin devlet tarafından karşılanmasını beklerken, devlet de kendisinde her alana sınırsız müdahale hakkını görmektedir. Hertürlü isteğin devlet tarafından karşılanmasının beklenmesi beraberinde herşeyin siyaset aracılığıyla elde edilebileceği düşüncesini de getirmektedir. Bu da demokrasinin işleyişini zorlaştırmaktadır.

* Toplumumuzda merkezi devlet dışında, özerk kurumlar veya topluluklar yeterli düzeyde bulunmamaktadır. Devlet, kendisi dışındaki kurum, kuruluş ve topluluklar karşısında kayıtsız bir üstünlüğe sahip olarak görülmekte, bunlar devlete tabi olması gereken birimler olarak değerlendirilmektedir. Halbuki, demokrasilerde özerk kurum ve topluluklar devletin desteğine, onayına gerek duymaksızın varlıklarını sürdürebilmekte, siyasal sürece kendi inisiyatifleriyle katılabilmektedirler

* Siyasal kültürümüzde ayrıca “siyasal seçkincilik” anlayışı da görülmektedir. Siyasal seçkincilik, belirli nitelikleri haiz kişilerin toplumu yönetmekte özel hak sahibi olduğuna ilişkin bir anlayıştır. Merkezden değişim modeli, niteliği itibariyle, seçkinci bir toplumsal değişme modelidir. Bu modelde toplumsal değişmenin öncülüğünü bürokrasi ile aydınlar yapmakta ve bunlar doğruyu, iyiyi, güzeli kendilerinin bildiklerini varsaymaktadırlar. Oysa günümüzde böylesine “merkezden değişim modeli” terkedilmiştir. Türkiye’de özellikle bürokrasinin hâlâ böyle bir işleve sahip olduğu görülmekte; gelişmiş demokrasilerde kamu hizmetkarı niteliği ağır basan bürokratlar ülkemizde devletin topluma göre üstün bir konumda olduğu ideolojisini ön plana çıkarmakta ve bu davranış da toplum tarafından ne yazık ki fazlaca yadırganmamaktadır. Bu da siyasal kültürümüzde demokrasiyi zedeleyen önemli bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır.

Görüldüğü gibi siyasal kültürümüzün farklı düşünce ve fikirlere tahammülü olmayan, bürokratik ve masonik gizli dikta yapılanmasını aşamayan, rejimi merkez alan, özgürlükleri baskı altında tutmaya çalışan yapısı nedeniyle, ülkemizde demokratikleşme yönünde kağıt üzerinde birtakım düzenlemeler yapılsa da bunların hayata geçirilmesinde ciddi sıkıntılar yaşanmaktadır. Demokrasi kültürünün ülkemizde yerleşebilmesi için öncelikle mevcut siyasal kültürümüzün bu hastalıklarından kurtulması, hatta kanserleşen urların atılması lazımdır.4 Çünkü felçli ve yamuk ellerle ve eğri bir cetvelle, doğru çizmek imkânsızdır.