Medine Sözleşmesi

İslam; her dinden, her dilden ve her kavimden ama herkesin birlikte huzur içerisinde yaşayacağı, can, mal ve namus emniyeti, din ve düşünce hürriyeti gibi temel insan haklarının korunacağı barış ve adalet düzeni demektir.

"Ey insanlar! Hepiniz birlikte (ve her hükmünde bir hayır olduğunu bilerek) silm’e yani İslam dinine, barış ve selamet düzenine girin. Şeytanın adımlarına-haksızlık ve ahlaksızlık yollarına tabi olup gitmeyin.”67 Ayeti de bu gerçeği ifade etmektedir. Farklı dinlere ve hukuk sistemlerine mensup topluluklarının, temel ve tabii esaslar ve anlaşmalar çerçevesinde, birlikte yaşayabileceklerinin ilk tatbikatını Hz. Peygamber Efendimiz göstermiştir.

Medine’ye Hicretlerinden sonra, Müslümanlar, Yahudiler, Müşrikler ve bir miktar da Hıristiyan kabileler arasında, hem ortak savunma esaslarını belirleyen, hem de başıboşluktan kurtulup kanun, kurallar ve anlaşmalar çerçevesinde, yani bir devlet düzen içerisinde birlikte yaşama şartlarını içeren, tarihin ilk yazılı anayasası hazırlanmıştı. İbni Hişam’ın siyerinde 52 madde olarak verdiği, M. Hamidullah’ın madde madde inceleyip çağdaş yorumlar getirdiği, Hicretin 1’nci Miladi 622. yılında Efendimizce hazırlanan ve taraflarca mutabık kalınarak imzalanan bu anayasa;

1 - Hem Peygamberimizin, (sav) resmen değilse bile zımnen ve fiilen Medine’deki Site İslam Devletinin Cumhurbaşkanlığı makamına getirilmesi ve son karar mercii olarak kabul görmesi,

2 - Ve insiyatifin İslam’ın eline geçirilmesi ve Müslümanların hem varlığının hem de ağırlığının Medineli Yahudi, Hıristiyan ve müşriklere tescil ettirilmesi açısından siyasi ve sosyal bir zaferdir.

3 - Hem de fertle devlet arasındaki hak ve sorumlulukları, adaletin dağıtımı, askeri savunmanın teşkilatlanması, gayri müslim vatandaşların hukukları, sosyal sigorta kurumları gibi konularda da her zaman ve mekanda gerekli ve geçerli olacak prensipler getirmesi açısından son derece önemlidir.

Şimdi “Medine Sözleşmesi” diyebileceğimiz bu anayasanın önemli maddelerine bir göz atalım:

1 - Meke’li ve Yesrib’li Müslümanlar (muhacir ve ensar) ve onlarla birlikte savunmaya katılanlar diğer insanlardan farklı bir toplum sayılmış, aralarındaki her türlü kavim ve kabile ayrıcalıkları ve bütün sınıf farklılıkları kaldırılmıştır.

2 - Bütün Müslümanlar kendi aralarındaki kan diyetlerini ve esaret fidyelerini yürürlükte olan kurullara ve adil esaslara uygun olarak ortaklaşa ödeyecekler, fakir, borçlu ve çok çocuklu olan mü’minlerin de bu gibi durumlarda yardımına koşulacaktır.

3 - Mü’minler, kendi içlerinde azgınlık ve haksızlık yapacak, fitne ve fesat çıkaracak kimselere karşı birlikte karşı koyacaklar ve mani olacaklar, bu işi yapan evlatları ve en yakınları da olsa, asla zalimler müdafaa ve müsamaha edilmeyecek ve elleri top yekün onun aleyhine kalkacaktır.

4 - Bundan böyle Müslümanlar savaş ve barış gibi konularda; ferdi ve fevri hareket edemeyecekler, olayları, kabile ve aile çıkarları açısından değil, artık millet ve devlet planında düşünecek ve değerlendirecek ve mutlaka birlikte hareket etme sorumluluğunda olacaklardır.

5 – Yahudiler de Müslümanlarla birlikte bir topluluk teşkil edecekler, Medine’ye karşı yapılacak her türlü tecavüze karşı Müslümanlarla birlikte ortak savunma konumuna girecekler, Hz. Muhammet’in izni ve haberi olmadan askeri seferler düzenleyemeyecekler ve Yahudilere karşı yapılacak herhangi bir hareket ve haksızlık durumunda ise Müslümanları yanlarında bulacaklardır.

6 - Medine site - İslam devletinin himayesine giren ve bu anlaşmayı kabul eden Yahudiler ve de onların koruyacağı kimseler her türlü hakaret ve hıyanetten emin olacaklar, kendi dini inanç ve ibadetlerinden tamamen serbest kalacaklar ve aralarında kendi hukuk kurallarına göre yargılanacaklardır.

7 - Medine’deki müşrik Araplar ve bazı civar köylerdeki Hıristiyanlar da, Yahudi ve Müslümanların anlaşmalı bulunduğu diğer dostları da, bu anlaşma hükümlerine sadık kaldıkları müddetçe her türlü hürriyet ve emniyet şartlarından yararlanacak ve aynı haklara sahip olacaklar ama bunların hiçbirisi ve hiçbir şekilde Mekkeli müşrik Kureyşlilere asla yardım ve yataklıkta bulunamayacaklardır.

8 - Medine ve civarı bu belgeyi kabul edenler için “harem” yani emniyet bölgesi sayılacak, herkesin canı, malı ve namusu korunacak, din ve düşünce özgürlüğü sağlanacaktır.

9 - Fakirlere, çaresizlere ve zayıflara her türlü yardım yapılacak, mahrum, mağdur ve mazlumlar sahipsiz bırakılmayacak, sosyal adalet ve sigorta sistemi yerleşecek ve yaygınlaşacaktır.

10 - Bu ahdi ve anayasayı kabul edenler arasında, her hangi bir konuda ihtilaf ve uyuşmazlık çıkarsa, bunu halletmek üzere, hakem mevkiinde başvurulacak ve kararına uyulacak son makam ve merci Allah ve Resulü olacaktır.

11 - İyilik ve itaat ehli olanlar ve bu anlaşma şartlarına sadık kalanlar Allah’ın ve İslam’ın himayesinde kalacak ve korunacaklar, ama zalimlere ve hainlere ise asla sahip çıkılmayacak ve cezasız bırakılmayacaklardır...

Bu esaslar sağlam kaynaklarda68 kaydedilen 50’ye yakın çeşitli maddeler sadeleştirilerek, bazıları birleştirilerek ve bir kısım zaruri ve açıklayıcı izahlar eklenerek meydana getirilmiş ve “aynı metin” olarak değil, mana ve meal olarak takdim edilmiştir.

Bu anlaşma metnine bir bütün olarak bakıldığında şu tespitleri yapmamız mümkün ve münasip görülmektedir.

a - İslam’ın temel amaçlarından birisi de, insan olarak doğan herkesin can, mal ve namus emniyetini, din ve düşünce hürriyetini sağlamak ve korumaktır. Öyle ise bu amacı gerçekleştirmek üzere Yahudi, Hıristiyan ve müşriklerle anlaşmalar yapmak caizdir ve gereklidir.

b - Yaşama hürriyetine kasteden her türlü cinayet ve katliamların mal ve emniyetini tehdit eden faiz, kumar ve çeşitli hırsızlıkların, aile saadetini nesil ve emniyetini mahfeden zina, fuhuş ve ahlaksız yayınların yasaklanması herkesin hayrına ve yararına olacak, bu yasaklara uyulması ve bu mutlak yanlışların ortadan kaldırılması için en ciddi ve caydırıcı tedbirlerin alındığı, uygulandığı ve zaten her kesin tabiatıyla uymak zorunda kaldığı bir Adil düzen içerisinde değişik dinlere ve farklı hukuk sistemine mensup topluluklar birlikte ve barış içerisinde yaşayabilmektedir.

c - Bu şartlardan da anlaşılıyor ki, İslam ülkesinde yaşayan ve zimmet akdiyle (vatandaşlık bağı ile) devletin himayesinde bulunan gayri müslimler İslam’ın “kaza” yetkisine ve hükümet güvencesine dahildir, ama İslam hukukuna tabi olmaya mecbur değildir. Çünkü İslam kendi toprakları üzerinde ve özellikle geçiş döneminde her topluluğa adli bir muhtariyet vermek suretiyle hukukun çeşitliliğini kabul etmektedir.

Hatta bizzat peygamberimizin kendisine zina suçuyla getirilen iki Yahudi’ye Tevrat’ın Leviler kitabına göre hüküm verdiği69  ve eğer taraflar kabul ederlerse değişik dinlere mensup olsalar bile, kendilerine İslam ahkamının uygulanmasına izin verildiği ve yine darul-harb şartları içinde suç işleyen Müslümanlara darül- İslam hukukunun tatbik edilmeyeceği70  gibi hususlar Adil bir Düzen içinde; genel ve temel anayasal çerçevede farklı hukuk sistemlerinin var olabileceğini göstermektedir.

d – Adil Düzen; kendi evrensel hukuk sisteminin yüksek adalet ve hakkaniyet esaslarına güvendiğinden, farklı din ve görüşten insanların ise, kendi haklarının korunması ve mağduriyetten kurtulmaları konusunda Devletin himayesini gördüklerinden, zamanla pek çoğunun, “doğal ve doğru olanı” tercih edeceğini yani, Hak gelince batılın kendiliğinden biteceğini bildiği ve zaten herkesin kendi istek ve iradesiyle seçip tercih ettiği hukuk sistemine tabi tutulmasının adalete uygun düşeceği içindir ki, farklı özel hukuk sistemlerinin varlığını kabul etmektedir. Yani devletin genel düzenine ve disiplinine bağlı kalmak şartıyla farklı din ve kültürlerin ibadet ve sosyal münasebet konularında kendi özel hukuklarını uygulama fırsatı verilmektedir. Bu durum Amerika ve Avrupa’daki ileri demokrasi ülkelerinde de halen sürdürülmektedir.

Bu; değişik topluluklara belli konularda ve belirli şartlarda adil özerklik ve özgürlük tanınması ve farklı özel hukuk sistemlerinin uygulanması, acaba bir geçiş dönemi için mi gereklidir, yoksa her zaman ve her zeminde mi geçerlidir? Sorusu ve münakaşası bizce yersiz ve yararsızdır.

Çünkü, İslamiyet öncesi cehalet döneminden, adalet ve saadet düzenine ulaşmak için nasıl bir tedrici geçiş dönemine ihtiyaç var idiyse, bugünkü sömürü ve sefalet ortamından, selamet ve emniyet ortamına kavuşmak için de mutlaka bir geçiş dönemi yaşanacaktır, bir. İkincisi “Dinde zorlama yoktur” esası amacına ve anlamına uygun daha bir titizlikle uygulanacaktır. Devlet, farklı din ve düşüncedeki bütün vatandaşlarına aynı yakınlıkta olmalıdır.

Ve zaten İslam’da devletin görevi vicdani kanaatleri ve dini öğretileri zorla değiştirmek ve dejenere etmek değil, ülkede kanunların tatbikini ve adaletin tecellisini sağlamaktır.

İslam, Efendimizin Medine sözleşmesi ile başlattığı bu uygulama ile aynı zamanda bugün ülkemizde de olduğu gibi sadece kağıt üzerinde kalan ve genellikle fakir ve zayıf tabakalara uygulanan hukuk kurallarının herkese ve her yerde tatbikini sağlamış, insanları “hukukun üstünlüğü” prensibine alıştırmıştır.

e- Aleyhisselatü Vesselâm Efendimiz, İslam’ın insani ve evrensel hedeflerini, Yahudi ve Hıristiyanların da gayesi ve menfaati haline getirip, gerçekleştirmeye çalışmış ve bunu da başarmıştır...

Bu yeni Barış ve Bereket Düzeninin varlığını onlara resmen kabul ettirmiş ve kendisini dolaylı da olsa, son karar mercii, yani fiili devlet başkanı seçtirmiş olması, Efendimizin siyaset ve diplomasi sahasında örnek bir hareketi ve üstün bir zaferi anlamındadır.

Medine sözleşmesi, farlı din ve düşüncedeki insanların birlikte ve karşılıklı saygı çerçevesinde yaşayabileceğine, devletin genel hukuk düzeni ve disiplini korunarak, özel hukuk uygulamasının da yürütüleceğine güzel bir örnek sayılması bakımından önemli bir kaynaktır