Dünya ve Doğanın Kirletilmekten Kurtarılması

Su, hava, toprak ve canlı kirleniyor; Dünya ölüyor!..

Çağımızdaki ‘sanayi toplumu’ ve ‘modern hayat’ dünyasında pislik sadece insanlardan ve hayvanlardan dışarıya atılmamaktadır. Onlardan çok daha fazla ve çok daha kötü olarak ‘sanayi artıkları’ çevreyi kirletmektedir.

1. Sanayi tesislerinin bacalarından havaya kötü gazlar atılmaktadır. Bunlar rüzgar vasıtasıyla her tarafa götürülmekte ve yağmurlarla yere inmekte, bitki köklerinden veya midelerden canlıların bedenlerine girmektedir. Hava o kadar bozuluyor ki, insanı bırakın, hayvanlar ve bitkiler bile yaşayamaz duruma gelmektedir.

2. Sanayi sıvı artıkları da sulara katılmaktadır. Sular başka bitkilerin kökleri ile canlılara girmekte, onları yiyenler de zehirlenmektedir. Denizlerde dahi havadan daha beter bir şekilde su kirlenmektedir.

3. Naylon ve lastik gibi çürümeyen maddeler çevreye atılmakta, ayrıca diğer katı atıklarla toprak da zehirlenip bozulmaktadır. Havayı teneffüs eden bitkiler çürüyünce zehirlerini oraya akıtıp dökmektedir.

4. Nihayet, suni gübre, ilaçlama, gen aktarma ve radyoaktif atıklarla tüm canlılar yozlaşıp, asli özelliği ve güzelliği kaybolmaktadır.

Hâsılı, sanayileşmeden önce SU, HAVA, TOPRAK ve CANLI kirli değilken, şimdi bunların hepsi kirlenmektedir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler başta olmak üzere, tüm canlılar âlemi sağlığını ve hayatiyetini kaybetmektedir. Dünyamız yavaş yavaş ölmektedir…

Bir Fransız çevre bilimi profesörü, Almanya’daki bir bilimsel toplantı sonrasında bize demiştir ki;

“Dünyadaki kirlenme böyle devam ederse, 100 seneden sonra, 200 seneye varmaz, belki de bütün dünyada canlı hayat kalmayacaktır. Dünya ölüyor!.. Sizin insanlığın bu sorununa bulabildiğiniz bir çare ve çözüm var mı?..”

Bu teşhis ve tesbitleri yaptıktan sonra, şimdi bunlara nasıl bir çare, çözüm ve tedavi bulacağız?

1- Bunun için ‘AR-GE merkezleri kurup araştırmalar yapılmalıdır.

2- Araştırma sonuçlarına göre uygulamaya yönelik ortak yatırımlar başlatılmalıdır.

3- İnsanlarımız bu konuda eğitilmeli ve iyi bir çevre bilincine kavuşturulmalıdır.

4- Bütün bunlardan sonra da, en iyi şekilde otokontrol sistemi kurulmalıdır.

Batı dünyasında ‘tekel ekonomisi’ vardır, ‘büyük işletmeler’ vardır. Çevre ile ilgili bu çalışmaları onlar yapmaktadır. Konan zorlayıcı kanunlarla da orta ve küçük üreticileri yani işletmeleri devreden çıkarmışlardır. Onların sisteminde çevre kirliliğine karşı alınması gereken tedbirleri büyük firmalar almaktadır.

Türkiye’de ‘orta ve küçük esnaftan’ bu çevre çalışmalarını yapmalarını istemek, onları iflas ettirmek anlamındadır. Çünkü, bugünkü şartlarda onlardan yapmaları mümkün olmayan imkânsız bir şey isteniyor. Onlar da bunu yapamıyor. Yapamayınca, çevre felâketi adım adım geliyor…

O halde, bu durumda ne yapılmalıdır?

Çevre felâketinin çare ve çözümü nasıl bulunacaktır?

Gelin, İstanbul esnafı veya bulunduğumuz şehir esnafı olarak, yaptığımız cirodan %1’ini ‘çevre kirliliği’ sorununun çözüm araştırmalarına ve uygulama projelerine ayıralım. Biz küçük ölçekli esnaf olarak, orta ölçekli esnaf olarak kalalım; ama ‘çevre kirliliği’ sorununa karşı, güçlerimizi birleştirerek ‘ortaklık sistemi’ çerçevesinde ‘büyük işletme’ gibi davranalım.

Hemen diyeceksiniz ki;

“Türkiye’de para toplanır ve yerine harcanmadan hortumlanıp yenir, yok edilir! Bizdeki yöneticiler onu değerlendiremezler! Sorun çözülmez. Biz sadece verdiğimizle kalırız!..”

Bu sorunun cevabı ve meselenin çözümü için şöyle bir mekanizma önerilebilir:

1. Öyle bir ortaklık sözleşmesini size getirelim ki; çalmak isteyenler çalamasınlar, hortumlayıp yok etmek isteyenler bunu yapamasınlar. Sistem ve mekanizma ânında yolsuzluk ve suiistimalleri tesbit edip devre dışı bıraksın. Yani yeni ve etkin bir otokontrol sistemi geliştirilmeliyiz.

2. İşe küçükten başlayacağız, kenardan başlayacağız. Başarılı olursak genişleteceğiz. Küçükten başlamak demek; ya az ortakla başlamak demektir, ya da yüzde bir değil de, binde bir ile başlamak demektir. Başardıkça çalışmamızı genişletiriz veya büyütürüz.

3. Ortaklar temsilcilerini her zaman değiştirebilecekler. Temsilcileri aracılığı ile işletmeyi kontrol edip denetleyebilecekler. Yeter sayıda temsil ettiği ortak kalmayınca, temsilcinin temsilciliği bitecektir.

4. Ortaklığa girme ve çıkma serbest olacaktır. Çok az katkıda bulunanlar katkılarını  109 durdurabileceklerdir. Bu uygulama bu teşebbüslerin denetimi olacaktır. Böylece halkın desteğini çekmesiyle işletme de kapanıp sona erecektir.

“Ya zarar edersek?” diyebilirsiniz. Zarar etmeyi göze almadan hiçbir iş yapılamaz. Zarar etmeyi araştırmaya, yani ‘AR-GE/ Araştırma Geliştirme’ çalışmasına sayacaksınız. Çünkü bu yapılan yeni bir denemedir ve her halükârda bu çalışmadan bir şeyler öğrenilebilir.

Ahlaki Kirlenme Ürkütüyor!

Uluslararası Saydamlık Örgütü’nün 2005 yılı için açıkladığı “Küresel Yolsuzluk Raporu” ile birlikte dünyanın pek çok ülkesini kanser hücresi gibi saran yolsuzluk illeti yeniden gündeme geldi.

Uluslararası Saydamlık Örgütü, dünya genelinde kabul görmüş organizasyonların yayınladığı araştırma raporları başta olmak üzere çeşitli kaynaklardan topladığı bilgi ve belgeleri değerlendirerek her yıl yolsuzluk raporu yayınlıyordu. 2001 yılında yayınlanan küresel yolsuzluk endeksinde Türkiye 3.6 puanla 54. sırada yer alıyordu. 2001 yılı raporuna göre Brezilya, Bulgaristan, Kolombiya, Uruguay ve Kosta Rika bile Türkiye’den daha iyi durumda gözüküyordu.

2005 yılı küresel yolsuzluk raporunda ise Türkiye 146 ülke arasında 77. sırada yer alıyordu. Türkiye, Mısır, Benin, Mali ve Fas ile aynı sırayı paylaşıyordu. En az yolsuzluk yapılan ülkelerin başında 2001 yılında olduğu gibi 2005 yılında da yine Finlandiya, Yeni Zelanda, Danimarka, İzlanda, Singapur, İsveç ve İsviçre geliyordu.

Yolsuzluğun ekonomik, sosyal ve siyasal maliyetleri

Yolsuzluk sadece ekonomik alanda değil, sosyal ve siyasal hayatta da önemli tahribatlara yol açmaktadır. Yolsuzluklar, kaynak tahsisinde kamu yararı yerine politik ve kişisel çıkarların ön plana çıkmasını, verim kayıplarının artmasını ve yabancı sermayenin kaçmasını doğurmaktadır.

Sosyal açıdan ise; yolsuzluk hukuk sistemine ve devlete olan güveni sarsmakta, ahlaki değerleri çöküntüye uğratmakta, gelir dağılımının bozulmasına yol açmaktadır. Yolsuzluk siyasal açıdan da önemli tahribatlara neden olmakta, hukuk devletinin temel ilkesi olan eşitlik ilkesi çiğnenmekte, demokrasinin şeffaflık unsuru gözardı edilmekte, kamu idaresinin vatandaşa hesap verme sorumluluğu zedelenmekte, başarısız olan iktidarların yasal olmayan biçimde ekonomik güç elde ederek iktidarda kalma süreleri uzamaktadır.

Görüldüğü gibi yolsuzluk, basite alınabilecek bir sorun sanılmamalıdır. Ülkelerin maddi ve manevi açıdan tahribata uğramasına neden olmakta, demokrasinin işleyişini zorlaştırmaktadır.

Uluslararası kuruluşlar da yolsuzluğun pençesinde

Yolsuzluk sadece ülkelerde değil uluslararası kuruluşlarda ve dünyanın dört bir yanına adeta ahtapot gibi yayılmış olan çok uluslu şirketlere de yapışmıştır. Uluslararası kuruluşlardaki yolsuzluklar, küresel sisteme zaten az olan inancı, iyice zayıflatmıştır.

Küresel yolsuzluk raporunda uluslararası kuruluşların özellikle inşaat ve yardım alanında karıştığı yolsuzluklara rastlanmaktadır. Raporda Irak’ta büyük şirketlerin yürüttüğü projelere değinilmekte ve “çok acil önlemler alınmazsa, Irak’taki uygulamalar tarihin en büyük yolsuzluk skandalı olabilir” uyarısı yapılmaktadır.

Savaş bile yolsuzluk akbabaları için fırsat olmakta, yakılıp yıkılan yerleri yeniden yapmaya talip olan büyük şirketlerin bir süre sonra yolsuzluk batağına saplandıkları anlaşılmaktadır. Uluslararası kuruluşların dünya genelinde felaket bölgelerine yaptıkları yardımlarda da sıklıkla yolsuzluk iddiaları ile karşılaşılmakta, depremzede ya da Afrika’da açlıkla boğuşan bir çocuğun rızkına rahatlıkla el uzatılmaktadır.

Küresel Sistemin Vicdanı Yok!

Yolsuzluk hastalığını, faturayı sadece kişilere yükleyerek açıklayamayız. Yolsuzluk hastalığının temelinde “küresel sistemin adaletsiz altyapısı” yatmaktadır. Küresel sistemin “eşitlik duygusu” yoktur ve “herkesin insan onuruna yakışır şekilde yaşama hakkı olduğu” fikrine inanılmamaktadır.

Küresel sistem “güce” inanmakta, güçlüden yana tavır almaktadır. Küresel sistemin vicdanı yoktur, onun için aç çocuğun rızkına el uzatmakta, savaştan çıkmış insanlara yapılan yardımlara göz koymaktadır.

Adaleti tesis etmeden, yolsuzluğu önlemek mümkün değildir. Küresel yolsuzluğun panzehiri, gelir dağılımında ve yönetimde adaleti sağlamaktır.106

Siyonist Amerika, sosyal kanserleşmeye yol açıyor!

Bir canlının bünyesinde kanser nasıl oluşur? Kanserojen bir madde etki yapar, bu etki ile vücudun sağlam hücresi, biyolojik yapıya isyan ederek, diğer hücreleri ve vücudun diğer organları aleyhine, nizam dışı büyümeye başlar ve kanserleşir neticede o organizmayı yer bitirir.

Gezegenimizdeki hukuk sistemleri de eksiği fazlası olmakla berâber, İnsan Hakları konusunda önemli sayılacak gelişmeler kaydetmiş, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve Avrupa İnsan Hakları anlaşmalarıyla, kânûn devleti, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü aşamalarından geçerek insanlığı 21’inci yüzyıla taşımış olan canlı organizma gibidir.

Ancak bu asrın eşiğinde, bu organizma tehlikeli bir kanser hastalığına yakalanmıştır. Bu hastalık bilindiği gibi şöyle başladı:

Önce, Amerika’daki ikiz kuleler vuruldu. ABD Başkanı Bush, bu fâcia karşısında ilk beyanatında, “Bu olayın fâillerini araştırıp bulacağız, onları yargılayıp lâyık oldukları cezalara çarptıracağız” diyerek insan haklarının, hukuk devletinin ve hukukun üstünlüğünün gösterdiği normal yoldan gidileceğini ifâde etti.

Bu aşamada görüldüğü gibi, insan haklarının kanserleşmesi gibi bir belirti yok idi. Fakat ABD eski dışişleri bakanlarından Kissinger, Bush’a adeta komut verir gibi sert bir çıkış yaptı:

– Düşünme Vur... Dedi. İşte bu komutla işler çığırından çıktı. Eğer Bush, Siyonist Kissinger’in tavsiyesine uymayıp ciddi bir devlet adamına yakışacak şekilde hareket etmiş olsaydı dünyamız medeniyet yolunda geriye gitmeyip ileri gidecekti. İnsanlık bu akibeti meçhul, kanlı badirelere sürüklenmeyecekti. Ama tam tersine Bush; hak, hukuk, adalet, hukukun üstünlüğü prensiplerini çiğnedi. Tetkiksiz, tahkiksiz, yargılamasız, önce Afganistan’ı vurdu, sonra hiçbir haklı sebep olmadığı halde Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nı da hiçe sayarak Irak’ı işgal etti, yüzbinleri aşkın masum Müslümanın kânına girdi. Ve girmeye devam ediyor.

İşte bu olay insanlığın müşterek eseri olan hukukun kanserleşmesidir. Bir kanser hücresinin vücudun biyolojik yapısına isyan ederek, o yapıyı tahrip etmesi, yiyip bitirmesi ne ise, buna benzer bir tehlikenin insan hakları genelinde ortaya çıkmasıdır.

İşe bakın ki ABD Dışişleri Bakanı Rice, biz bu operasyonları, herkese demokrasi ve insan hakları getirmek için yapıyoruz diye takdim ediyor.

Tekrar ediyoruz bu kanserleşme olayı, yalnız Ortadoğu ülkeleri için değil bütün insanlık için mutlaka önlenmesi gereken bir tehlikedir. İnsanlık âlemi bu bakımdan 21’inci asrın başında büyük bir imtihanla karşı karşıyadır. İnsanlığın kurtarılması, insan haklarının ve hukukun üstünlüğünün tekrar sağlanması dünyaya egemen kılınması kaçınılmaz olmuştur.

Bu yapılmadığı taktirde, insanlık, insan hakları ve hukukun üstünlüğü konusunda, daha önce elde ettiği bütün kazanımlarını kaybedecektir.

Bush ve taraftarları ne diyor? Dünya iki cepheye ayrılmıştır, Bizden yana olanlar vardır, karşımızda olanlar vardır.”

– “Tahkikat yapmayacağız, haklı kimdir haksız kimdir, terörist kimdir, masum kimdir, ayrım yapmayacağız. Kimden şüphelenirsek onu derhal vuracağız yani. Su gibi kan dökeceğiz.”

Bu ne demektir? Biz, teröristlerin metodlarını gözü kapalı uygulayan bir ilkel ve kör kuvvetiz, demektir.

Guantanamo, esir ve işkence kampı, bu kanserleşmenin bir örneğidir.

O nedenle, bu kontroldan çıkmış olan gidişata mutlaka dur denilmelidir.

Mutlaka hukukun üstünlüğü sağlanmalıdır. Zira bilindiği gibi, bir kişinin haksız olarak öldürülmesi, bütün insanlığın öldürülmesi hükmündedir.

‘Kumar ekonomisi ülkeyi batırıyor!

Farz ediniz ki, Anadolu’nun bir şehrinden 10 000’er TL’si olan 100 genç İstanbul’a gelmiş, bir iş kurmak istiyor. 10 000 TL ile İstanbul’da bir iş kurulamaz. Bunlar hep birlikte ‘ne yapalım?’ diyorlar ve bu meseleyi çözüme kavuşturmak için düşünmeye başlıyorlar. Onar bin liramızı birleştirelim, bir milyon TL sermayemiz olur, bununla yüz kişiyi çalıştıran bir iş kurabiliriz, kararına varıyorlar. Misal olarak söylersek, bunun 500 bin lirası ile bir arsa bulup, 500 bin lira ile de doğrama makineleri ve taşıma araçları alıyorlar. Tek odalı ve mutfaklı, 2000 dolara mal olan bahçe tipi küçük ‘ahşap dinlenme evleri’ üretmeye başlıyorlar. Başlangıç olmak üzere 100 kadar ev yapıyorlar. Sonra bir ‘dinlenme yeri’ yani ‘tatil sitesi’ ile anlaşıp bu evleri orada kuruyorlar. Böylece ‘ahşap dinlenme evleri işletmesi’ni kurmuş olurlar.

Böyle bir işletme seri olarak çalıştığı zaman, 100 kişiye çok kolaylıkla istihdam imkanı sağlar.

Başka bir iş üzerinde de anlaşmış olabilirler.

Mesela, hayvancılık yaparlar, tarım üretimi yaparlar, herhangi bir üretim atölyesi açarlar...

Her ne ise; bu 100 kişi ittifakla şuna karar verdiler:

“Biz bu paralarımızı birleştirmezsek, her birimizin tek başımıza iş bulmamıza veya iş kurmamıza imkân yoktur. Paralarımızı bir ortaklıkta birleştirirsek, işimiz yüzde seksen garantili gibidir...”

Bu durumda sorun nasıl çözülebilir? Bu sermaye ile neler yapılabilir?

Bunun üzerinde tartışmaya başlıyor ve ikiye ayrılıyorlar;

1- Millî Görüşçü Adil Düzenciler, 2-Mandacı Lâikler.

MANDACI LÂİKLER şöyle bir öneri getiriyor ve diyorlar ki;

“Gelin ‘kumar’ oynayalım. Yazı tura atalım. Yahut tavla zarı kullanalım. Parası biten devreden çıksın. Kim kumarda kazanırsa, en son bütün parayı kim toplarsa, o iş kursun ve bizi de işçi olarak çalıştırsın…”

Bazıları;

“Ya parayı toplayan kişi iş kurmazsa, yahut kurar ama bizi karın tokluğuna çalıştırırsa, hâlimiz ne olacak?!.” diye soruyorlar ama lâikler bu konuda ısrar ediyor ve ‘bundan başka çözüm yolu yoktur’ diyorlar.

Millî Görüşçü Adil Düzenciler Diyorlar ki; “Gelin bir araya gelip güçlerimizi birleştirelim ve ‘ortaklık’ kuralım. Aramızdan beş temsilci oluşturalım. Onlardan biri başkan olsun. Biz onar bin liralarımızı bu ortaklığa yatıralım. Ortaklık iş kursun ve bize iş versin. Ayrıca, ‘sermaye kârı’ da bizim olsun.”

Bunlar çok mâkul bir öneride bulunmuş oluyorlar. Devamında diyorlar ki; “Biz eğer paramızı kumarda kazanana verirsek, birimiz hariç her şeyimizi kaybetmiş olacağız. Oysa ortaklıkta hepimizin kazanma şansımız vardır. Kumardaki zengin kişi başarıya veya başarısızlığa ulaştığı zaman bizim onu denetleme imkanımız yoktur. Ama ortaklıkta ‘denetleme’ yapma ve başarısız yöneticiyi ‘değiştirme’ şansımız bulunmaktadır…”

İşte bugünkü ‘dünya ekonomisi’ bu görüşlerin çarpıştığı bir dünyadır. Amerika’da dünya ekonomisini yöneten 200 Yahudi aile bulunuyor. Dünyayı kumarhane hâline getirmiş, tüm insanlığı oynatıp sömürüyor. Sonunda dünyayı teslim alacak, tüm insanlar ‘ortak’ değil ‘işçi’ olacaklardır.

FAİZLİ EKONOMİ tamamen bir kumar oyunudur, ‘hile ekonomisi’dir. Geliri üretime değil, sadece vergiye ve sömürüye dayanan ekonomi, tamamen bir ‘zulüm ekonomisi’dir.

Karşılıksız paraya dayanan ekonomi “kapitalist kölelik sistemi”dir. Siyonist sermayenin kurduğu “tekel ekonomisi”dir.

Türkiye’de elli yıldır devamlı olarak oluşturulan krizlerle ülkemiz iflasa ve sefalete doğru gitmektedir. Pakistan’da olsak, İran’da olsak, Arabistan’da olsak, Mısır’da olsak, fazla endişelenmemize gerek yoktur. Ama TÜRKİYE ve İSTANBUL’da olanlar üzerinde dünyanın oynadığı oyun, ‘kumar’ oynatıp iflas ettirmek, sonra ‘açlık ve borçlanma ekonomisi’ ile II. SEVR’i dayatmak suretiyle hepimizi esir etmektedir.

İstanbul ve Türkiye Esnafı İle Tüccarı;

-Ya kanser hastası gibi ‘kumar ekonomisi’ içinde ölümünü sancılar içinde bekleyecek;

-Yahut, “Ortaklık Ekonomisi”ni kabul edip, Adil Düzen’e geçecek ve yeni bir medeniyete öncülük  edecektir.