Adil Düzen ve Yeni Bir Dünya

Tüm Dünyada barış ve bereket üzerine kurulu Yeni Bir Medeniyet nasıl kurulacaktır? Soruların yeterli ve tutarlı cevaplarını bulacağınızı umuyoruz.

İNCELE
    • Adil Düzenin Anlamı ve Amacı

      Adil Düzen; "Silm", yani evrensel barış ve bereket medeniyetinin yeni bir takdimi ve orijinal bir tanıtımıdır. Kendi sahalarında uzman seviyesindeki yüksek ilim erbabınca hazırlanan, sonra bu konulara vakıf otoritelerce daha geniş bir çerçevede madde madde görüşülerek olgunlaştırılan ve nihayet bütün kamuoyunun ve yerli-yabancı araştırmacıların bilgisine sunulan ve tartışmaya açılan gayet ciddi ve ilmi program ve projeler bütünüdür. Adil Düzen: Toplumdaki "Sosyal Denge"yi tabiattaki "Doğal Denge"ye benzeterek, İslamla insanlığı bütünleştirerek hazırlanmıştır.

Adil Düzen Nedir

Adil Düzen; "Silm", yani evrensel barış ve bereket medeniyetinin yeni bir takdimi ve orijinal bir tanıtımıdır. Kendi sahalarında uzman seviyesindeki yüksek ilim erbabınca hazırlanan, sonra bu konulara vakıf otoritelerce daha geniş bir çerçevede madde madde görüşülerek olgunlaştırılan ve nihayet bütün kamuoyunun ve yerli-yabancı araştırmacıların bilgisine sunulan ve tartışmaya açılan gayet ciddi ve ilmi program ve projeler bütünüdür. Adil Düzen: Toplumdaki "Sosyal Denge"yi tabiattaki "Doğal Denge"ye benzeterek, İslamla insanlığı bütünleştirerek hazırlanmıştır.

Devamı
Adil Düzen Kavramı

Adil Düzen Kavramı

 ADİL DÜZEN KAVRAMI Adil Düzen; "Silm", yani evrensel barış ve bereket medeniyetinin yeni bir takdimi ve orijinal bir tanıtımıdır. Kendi sahalarında uzman seviyesindeki yüksek ilim erbabınca hazırlanan, sonra bu konulara vakıf otoritelerce daha geniş bir çerçevede madde madde görüşülerek olgunlaştırılan ve nihayet bütün kamuoyunun ve yerli-yabancı araştırmacıların bilgisine sunulan ve tartışmaya açılan gayet ciddi ve ilmi program ve projeler bütünüdür. Adil Düzen: Toplumdaki "Sosyal Denge"yi tabiattaki "Doğal Denge"ye benzeterek, İslamla insanlığı bütünleştirerek hazırlanmıştır. Zulüm ve sömürü üzerine kurulan ve halen ülkemizde ve yeryüzünde uygulanan emperyalist ve kapitalist sömürü sistemine karşı, yeterli ve tutarlı yegane alternatif program olarak sunulan ve kuvvetin değil Hakkın üstün olduğunu savunan ve "Mutlak Doğrular" esas alınıp "Mutlak Yanlışlar" dan sakınılarak hazırlanan, ilmi, ahlaki, siyası ve ekonomik Adil Düzen programları şimdilik çok gerekli ve gerçekçi bir proje durumundadır ve asıl fiilen uygulama safhasında önemi ve özelliği daha da anlaşılacak ve olgunlaşacaktır. Bu kitabımızda Adil Düzen' in teferruat konularından ziyade, temel esasları ele alınacak ve ortaya konulacaktır. Ve zaten herkesin bildiği gibi anayasalar, ancak birkaç yüz maddelik genel metinlerden oluşmaktadır. Yönetime talip olanlar, iktidar olduğu zaman, kaldıracakları yanlışlıkların yerine hangi doğruları koyacaklarını ve bunları nasıl uygulayacaklarını bilmek ve hazırlamak zorundadırlar... Aksı halde bocalayıp kalacakları, hatta batıp boğulacakları unutulmamalıdır. Asırlar önceki şartlara ve standartlara göre hazırlanmış ve uygulanmış İslami modellerin bugüne aynen tatbikinin mümkün olmadığı da ortadadır. Değil bin yıl, yüz yıl, hatta on yıl öncesine göre bile, dünya hızla gelişmekte ve değişmektedir. İşte değişmeyen doğruları esas alarak, değişen dünya şartlarına uygun yeni çözüm ve çareler üretmeye ihtiyacımız vardır. Ne Emevilerin, ne Abbasilerin, ne Selçukluların, ne de Osmanlıların devlet ve hükümet modellerini bugüne aynen uygulamaya kalkmanın imkansızlığı ve yanlışlığı aşikardır. Elbette tarihi tecrübelerden ve elimizdeki ilmi ve İslami eserlerden de mutlaka yararlanılacak, hatta bir çoğu aynen alınacaktır. Şimdi bu zaruri gerekçelere dayanan ve ilmi gerçeklerle sunulan ve savunulan Adil Düzen programlarını hafife alan ve bunları masa başında oturup hayal makinasını çalıştırarak uydurulmuş şeyler olduğu zannına kapılan, hatta bunların ilmi ve İslami bir dayanağı olmadığını söyleyip karşı çıkan kimseler ve kesimler olduğunu görüyoruz ve bunu bir bakıma tabii karşılıyoruz... Çünkü, aklı yatmadığı şeylere karşı çıkmak insan psikolojisinin icabıdır. Pek çok kimsenin Adil Düzen programlarını ciddiyet ve samimiyetle anlayamadığı ve İslami değerler yanında ilmi ve insani gerekçelerle bunların mukayesesini yapıp uygunluğunu kavrayamadığı için, kuru bir inat, belki de haset damarıyla karşı çıktığını biliyoruz. "Adil Düzen' e filan gazete - dergi veya filan meşhur kişi de pek önem vermiyor" diyenlere ise cevabımız şudur: Adil Düzen programları öyle ev sohbetlerinde ve özel cemaatlerde gizli saklı konuşulan rastgele sözler değildir. Herkesin bildiği gibi, yıllardır konferans salonlarında anlatılan, ilmi heyetlerce hazırlanan, broşür ve kitaplar halinde bastırılan. Türkiye’mizde, İslam aleminde hatta Batı ülkelerinde insanlığı huzura kavuşturacak program olarak sunuIan ve tartışılan ciddi ve gerçekçi projelerdir. Şayet bunların evrensel hukuk kurallarına; inancımıza ve ihtiyacımıza aykırı taraflarını ve yanlışlıklarını bilip te, ilmi delilleriyle ortaya koymayan alimler varsa, müslümanlara ve insanlığa en büyük kötülüğü yapıyorlar demektir. Ancak bu ikazlarını çay sohbetlerinde ve oda meclislerinde konuşmak ve saf müslümanların kafasını bulandırmak şeklinde değil, gazete ve dergilerde yayınlamaları ve toplumu aydınlatmaları suretiyle yapmaları gerekir. İlmin cesareti de İslam'ın ciddiyeti de bunu gerektirir. Şahsi kusurlar gibi cihat ve teşkilatla ilgili özel hususlar  da gizli hatırlatılır, ama ilmi projeler ise açık tartışılır... Böyle davranmayanlar sadece dedikodu yapıyorlar ve kendi kısırlıklarını ve kusurlarını bu gibi basit yollarla örtmeye çalışıyorlar demektir. Hatta sadece Adil Düzen' i tenkit etmeleri yetmez. Müslümanların ve insanlığın aradığı ve arzuladığı hayat sistemini, bir anayasa şeklinde ve geniş prensipler halinde ortaya koymaları istenir. Taki onların hazırladığı ile Adil Düzen'i mukayese etme imkanı bulalım. Ve Adil Düzen olarak takdim edilen projelerin, filan kişinin görüşlerine, filan kitapta söylenenlere uyup uymadığına değiI, bizzat İlmi gerçeklere ve ictihad erbabının ortaya koyduğu genel prensiplere uyup uymadığına bakalım. Müslümanların ve insanlığın bugünkü ilmi ahlaki, siyasi ve ekonomik sorunlarına çözüm ve çareler getirip getirmediğini araştıralım. Evet, İslam adına yapılan bir yanlışlığı bildirmek ve düzeltmek ne kadar önemli bir sorumluluk ve zorunluluk ise, bazı konularda araştırma ve anlayış eksiğimizi ve bilgi yetersizliğimizi itiraf etmek ve yapılan güzel ve gerekli çalışmaları takip ve takdir etmekte o denli büyük bir meziyet ve fazilettir. Ama maalesef bizde hep şöyle olagelmiştir: Hiç kimsenin, mazlumların organize bir güç haline gelmesi ve teşkilat düzeni ve disiplinine girmesi hususunda tutarlı ve yeterli bir gayreti ve hizmeti bulunmadığı bir dönemde, ciddiyet ve cesaret sahibi birileri çıkar, bu önemli boşluğu dolduran siyasi ve sistemli bir hizmet ve hareket başlatır... Arkadan "Vay efendim bu iş partiyle olmazmış... Bu metotla hedefe varılmazmış (?) safsataları ve saldırıları yoğunlaşır. Ve yine Adil bir Düzen'e duyulan ihtiyacın bile farkına varılmadığı ve bu konuda hiç bir ciddi çalışmanın maalesef ortaya koyulmadığı bir zamanda, yine ilim ve ehliyet erbabı kalkar, bu çok önemli ihtiyacı karşılayacak bir program sunar. Birleşmiş Milletler Yeni Düzen komisyonu Başkanı Nobel ödülü sahibi Prof Ervin Lazzo'nun bile "Bütün sistemler iflas etmiştir ve çıkmaza girmiştir. Adil Düzen insanlık adına tartışılmaya değer çok önemli bir alternatif projedir" demeye mecbur kaldığı insani ve ilmi bir model hazırlanır. maalesef yine hücumlar, yine karalamalar başlar !... Oysa asıl marifet yıkım kahramanlığı değil, yapım ve onarım mimarlığıdır. Çünkü ucuz kahramanlık artık para etmiyor ve rağbet görmüyor. Çünkü dertlere derman olmuyor. Ve her şeye rağmen dünya dönüyor ve kervan yürüyor!  

Adil Düzenin Genel Esasları

Adil Düzenin Genel Esasları

"Adil Düzen"in genel esaslarını şöyle sıralayabiliriz; Adil Düzen; Her dinden, her kavimden ve her seviyeden bütün insanların birlikte barış ve bereket içinde yaşayacağı ve tüm temel hak ve hürriyetlerin sağlanıp korunacağı, İsIami, ilmi ve insani yepyeni ve orjınal bir düzendir. İslamidir; Çünkü, İslam barış ve bereketi esas almaktadır.  İlmidir; Çünkü, akli delillere ve Müspet ilmin verilerine uygun hazırlanmıştır. İnsanidir: Çünkü, yalnız Müslümanları değil bütün insanları kapsamakta ve kucaklamaktadır. Adil Düzen; "Elmüslimune kerrecülil vahid "müslüman (insanların topluluğu) bir kişi (tek vücut) gibidir." hadisinin hikmet ve gerçeğine uygun olarak, toplum yapısı bir insan vücuduna benzetilerek hazırlanmıştır. A - İnsanda İyiyi - kötüden ayırmaya yarayan (His (kalbi duygu) ve vicdana) karşılık cemiyet planında dini - ahlaki Adil Düzen. B- İnsanda faydalıyı - zararlıdan ayırmaya yarayan ( irade - menfaat düşüncesi ve sindirim sistemine) karşı toplum planında iktisadi (Adil Ekonomik) düzen. C-İnsanda adaleti zulümden ayırmaya yarayan (ünsiyet ve sinir sistemine) karşılık cemiyet ve devlet planında idari (Adil Siyasi) düzen D - Ve yine insandaki doğruyu-yanlıştan ayırmaya yarayan Akıl ve düşünce sistemine karşılık toplum planında Adil ilmi düzen bulunmaktadır.  Bir insan vücudundaki ruhi ve vicdani değerlerle akli düşünceler nasıl uyum içinde bulunuyor, sinir sistemi ile sindirim sistemi, boşaltım sistemi ile dolaşım sistemi nasıl ki birbirine karışmıyor ve müdahale etmiyor (Aksi halde kangren ve kanserIeşme olur). Bilakis her birisi ayrı bir sistem olarak kendi görevini yapıyor. Ama bütün bu sistem ve organlar bir beynin güdümünde aynı vücudun sağlık ve selametine hizmet ediyorsa, Adil Düzen içinde de devletin genel bünyesinde, biri biriyle uyumlu ve irtibatlı ama bağımsız 4 ayrı düzen olacaktır. 1 - Adil Ekonomik Düzen. 2 - Adil Siyası Düzen. 3 - Adil İlmi Düzen. 4 - Adil Ahlaki Düzen Bunlardan hiçbirisi diğerine hakim veya mahkum olmayacak, baskı ve müdahalede bulunamayacak. Adil Düzen’in genel amaçları ve temel esasları çerçevesinde irtibat, intizam ve istişare halinde çalışacaklardır. Adil Düzen, "Mutlak doğrulara" dayanılarak ve "Kesin yanlışlardan" sakınılarak hazırlanmıştır. Doğru ve yanlışların tespitinde ise şu değer ölçüleri esas alınmıştır A - Aklıselimin gerekleri. B - Müspet ilimin verileri C - Vicdanı kanaat neticeleri D - Tarihi tecrübe ve birikimleri E - Evrensel Hukuk kaideleri F - İlahi dinlerin öğretileri. Bu altı değer ölçüsünün, ittifakla "Hayırlı ve Yararlı" gördüğü şeyler "Doğru", yine bunların ittifakla "Kötü ve Zararlı" gördüğü şeyler de "Yanlış" kabul edilmiştir. "Değişmeyen doğru"ları ve adaleti esas alan düşünce ve düzenler HAK, "Devamlı yanlışlar" üzerine kurulan, haksızlık ve ahlaksızlığa yol açan düşünce ve düzenler ise BATIL sayılmıştır. Bunun içindir ki Adil Düzen; 1 - Hakkı üstün tutan bir düzendir 2 - Hürriyeti esas alan bir düzendir 3 - Huzuru ve güveni sağlayan bir düzendir. Çünkü;  A - Hem kafayı B - Hem kalbi C - Hem de karnı doyuran bir sistemdir Bu arada, farklı köken ve kültürden, ama herkesin hayrına ve huzuruna yarayan, çağdaş bilimin verileriyle ve evrensel hukuk prensipleriyle de uyuşan “gerçeklere ve güzelliklere”, sadece, bunlar “din”den kaynaklanıyor diye karşı çıkanların; asla olumlu ve onurlu bir tavır sergilemedikleri, demokrasi ve laikliği özümsemedikleri ve içlerine sindiremedikleri de acı bir gerçektir. 

Ortaklık Ekonomisi

Ortaklık Ekonomisi

Tarih boyunca ekonomik güçlükleri aşmak ve büyük işler başarmak için genelde iki yöntem kullanılmıştır: a - Bunlardan birisi Peygamberlerin getirdiği ve İslam’ın geliştirdiği "ortaklık" sistemi, b - İkincisi de Firavunların uyguladığı ve bu günkü batının kurumlaştırdığı kölelik ve işçilik sistemidir. Davut AS.ın dilinden: "Zaten (mal ve emeğini ortaklık için) karıştıranların bir çoğu diğerine haksızlık ederler" 41 " ... Bundan fazla ise mirastan üçte birine ortaktırlar "42  gibi ayetlerden, "Allah'ın (nusret ve inayet) eli arkadaşlarına hıyanet etmeyen (şirket ve ticaret) ortaklarının üzerindedir" 43 gibi hadislerden, zülüm ve sömürü esasına dayanan kölelik ve işçilik sistemine karşı İslam’ın adil ortaklık (şirket) yöntemini benimsediğini ve biçimlendirdiğini anlıyor ve İslâm hukukunda çeşitli şirketlere (ortaklıklara) önemli bir yer verildiğini görüyoruz. a- Şirketi mülk (Bağ, bahçe, arazi, arsa vb. mal ortaklığı) b- Şirketi ihale (Halkın ortak malı sayılan sular, meralar, ormanlar) c- Şirketi amal (Belirli işleri, o işten anlayan sanatkar ve işçilerin birlikte yapma ortaklığı) e- Şirketi inan (Sermaye ve hizmet eşit, kabiliyet ve marifete göre farklı kar ve kazanç ortaklığı) f- Şirketi muzarebe (Bir taraf sermayesini, diğer taraf sanat ve emeğini koyarak kurdukları kar ortaklığı) g- Şirketi Vücuh (Şöhret sahibi olan tanınmış ve ürünlerinin reklamı yapılmış birisinin, tanınmayan ve meşhur olmayan bir kimseye ait malları satıp karşılığında kardan hisse alması) h- Şirketi Muzaraa (Arazi sahipleriyle tarımdan anlayan kimselerin (çiftçilerin) yaptığı ziraat ortaklığı) gibi çeşitli şirket (ortaklık)larla ilgili yüzlerce kural ve kavramın İslam bilginlerince çok ciddi ve ilmi araştırmalar ve tartışmalar sonucu ortaya konulduğunu biliyoruz. 44 Çağdaş kölelik rejimi olan bugünkü işçilik sisteminde ve vahşî kapitalizm düzeninde ise, servet ve sermaye belirli ellerde birikir. Uluslararası büyük şirketler, dev tröstler, karteller, her şeye hakimdir ve mal sahibidir. Nüfusun çok büyük çoğunluğunu oluşturan memurlar ve işçiler ise bu sistem de patronların demokrat ve çağdaş köleleridir. Sözde işçi ve memurların haklarını savunan ve koruyan sendika ve dernekler ise, emeği sömürülen ve ezilen kesimin havasını almak ve oyalamak için bir emniyet supabı gibidir ve perde arkasında yine patronların emrinde ve düzenin güdümündedir. Adil Düzenin ön gördüğü ortaklık sisteminde ise herkes mal sahibidir, kimse kimsenin sırtından geçinememekte ve emeğini sömürmemektedir. Zira herkes fabrika ve işletmelerin ortağıdır. Ve üretime katkısı nispetinde kazancı olacaktır. Bu "ortaklık ekonomisi"nin dört temel girdisi vardır. Bu dört unsur birleşerek işletmeyi oluştur: 1- Tesis (Bina, makine, arazi ve arsa) 2- Emek (Çalışan - memur, sanatkar) 3- Hammadde (Fabrika da işlenecek madenler, pamuk, yün, şekerpancarı vb gibi şeyler) 4- Genel hizmet (Kanalizasyon, elektrik, su gibi alt yapı hizmetleri, ulaştırma ve haberleşme hizmetleri, imar, plan ve proje hizmetleri, hukuk ve noterlik hizmetleri, güvenlik ve koruma hizmetleri, bilgi, belge ve mal depolama hizmetleri, denetleme, dayanışma ve hakemlik hizmetleri) Bu çeşit ortaklık işletmelerinde tesis sahiplerinin üretimden belirli bir yüzde oranında aldığı pay "Kira" dır ve zarara katılmayacaktır. Emeğiyle bu işletmeye ortak olan işçi, memur ve sanatkarların yine belirli bir yüzde olarak alacakları "Ücret" payı da zarara katılmaz. Ne var ki üretimin artması için daha fazla gayret ve hizmet gösterilirse, haliyle ücret payı da artacaktır. Yani Adil ekonomik düzenin ortaklık sisteminde işçi ile işverenin çıkarları ortaktır. Adil Düzende işçi ile işverenin menfaatleri de hedefleri de barışmakta ve uyuşmaktadır. Halbuki şimdiki kapitalist sistemlerde menfaatler çatışmakta, birisi karını, ötekinin zararında aramaktadır. Bu ortaklık işletmesine hammadde sağlayanlar ise yine o nispette üretimden yüzde payı alırlar. Devlet ise yukarıda sayılan "genel hizmetleriyle" bu ortaklığa katıldığı ve üretimi kolaylaştırdığı için belirli bir yüzde payı alır. Bu "Katılım payı" bir nevi "vergi" sayılır, ama bu vergi devletin verdiği hizmetin karşılığıdır. Evet başka çaresi yok, ya kapitalist kölelik düzeni yıkılarak, ortaklık sistemi kurulacak veya insanlığın başı beladan kurtulamayacaktır.

Faize Niçin Karşıyız?

Faize Niçin Karşıyız?

Kapitalizmin mikropları ve kanser urları faizdir. Bakınız, Robert Kohl'un doktora tezi bir cümledir :"Tüberküloz (verem) hastalığının sebebi kohl basilidir." Ülkemizde de, Milli Görüş'ün dışındaki bozuk zihniyetlerin sahiplendikleri ve sürdürmek istedikleri bu kapitalist köle düzeninin ise "5 mikrobu" vardır. 1 - Katmerli faiz. 2 - Haksız vergi. 3 - Karşılıksız para basan darphane. 4 -Yabancı paralar karşısında Türk Lirası’nın değerini düşüren Kambiyo sistemi 5 - Halktan ucuz faizle topladığı mevduatları bir avuç zengine kredi olarak pompalayan bozuk Banka düzeni. Bu beş mikroptan da haliyle şu hastalıklar zuhur etmektedir. 1 - Devamlı artan fiyatlar, pahalılık, yani enflasyon. 2 - Yeni yatırımların, fabrika ve iş imkânlarının açılamaması yüzünden giderek çoğalan işsizlik. 3 - Tekelleşme, banka, fabrika, piyasa, medya (gazete, Tv.) gibi tüm imkânların siyonist sömürü merkezlerinin eline ve emrine geçmesi. 4 - Genel ahlakın bozulması, insani ve İslami değerlerin yozlaşması hırsızlık, huysuzluk ve hayasızlığın yaygınlaşması ve namusların sokağa atılması. 5 - Devlet kurumlarının ve adalet mekanizmasının felç olması sonucu MAFİA'ların ortaya çıkması ve toplumun yeraltı dünyasından medet umması. 6 - Ve nihayet anarşik olayların ve sosyal patlamaların toplum düzenini temelinden sarsması ve bütün dengelerin yıkılması. Nasıl ki "Kötülük kötülükleri doğurur" gerçeğince bir adam içki içse zamanla kumara da alıştırılır. Kumar oynayan haliyle evinden uzaklaşıp gece hayatına başlar... Gece hayatı olan birisine helal kazancı yetmez. . Rüşvet hırsızlık ve benzeri yollara bulaşır... Bunları yapanlar yalana ve harama alışır aile yuvası dağılır sağlık ve ahlaki bozulur... Aynen bunun gibi faizci bir düzende, diyelim peşin para ile bir fabrika 1 trilyona çıkıyor olsun. Kapitalist kodamanların birisinin elinde bu kadar parası olsa da yatırıp fabrikayı kurmuyor. Gidip kendi özel bankasından veya devlet kasasından yüzde 200 faizli kredi çekiyor. Niye mi? Çünkü sömürü sistemi böyle kurulmuş... Faizler masrafa yazılıyor, onlar maliyeti arttırıyor, sonunda da fiyatlara yansıtılıp halktan çıkarılıyor... Bu faizli kredilerin de çoğu geri ödenmiyor, batık kredi olarak yine millete fatura ediliyor. Böylece faizli kredi yüzünden 1 trilyonluk maliyet 3 trilyona fırlıyor. Yarım trilyon peşin vergi, yarım trilyon reklam parası da masrafa eklenince maliyet 4 trilyona çıkıyor. şirketin satış müdürlerinin, bölge bayilerinin yurt dışı turistik gezileri, milyarlık nişan ve düğün merasimleri, siyasi partilere verilen seçim giderleri de eklenince bu meblağ 5 trilyona yükseliyor... Bu maliyet üzerinden % 20 de kar eklenince 6 trilyona çıkıyor. Ana bayiinin bölge bayisinin ve nihayet tüccarın ve satış şubelerinin faiz ve kar hadleri de üzerine binince fiyatlar otomatikman asıl maliyetinin on misli artıyor. Yani faizsiz ve adil bir sistemde 10 milyona mal olacak bir buzdolabı bu düzende evimize 100 milyona geliyor. Normalde 100 milyona çıkması gereken bir traktör köyümüze 1 milyara geliyor. Yani bu faizci masonik holdinglerin faiz farkını, vergi ve reklam parasını, düğün ve seyahat masrafını sonunda işçi, köylü, esnaf ve memur vatandaş ödemek durumunda kalıyor!.. İşte bu nedenle bir türlü karnımız doymuyor, yüzümüz gülmüyor, ülkemiz borçtan ve batmaktan kurtulamıyor. Şeytanın sömürü hortumu olan faiz yoluyla halkın alın teri ve emeği kapitalist kodamanların kasasında toplanıyor. Fabrikalar, bankalar ve piyasalar ellerine geçiyor ve tekelleşiyor. Banka, fabrika ve para ellerinde olunca yüksek tirajlı gazete ve dergi ve TV kanalları da emirlerine giriyor. Böyle olunca siyasi partiler de bunların güdümüne giriyor ve ülkede bir sermaye diktatörlüğü başlıyor. Sonunda çağdaş Karunlar çağdaş firavunlara yön veriyor. Görmüyor musunuz bir kaç yüz üyesi olan TÜSİAD misali zengin klüpleri hükümetler yıkıyor, hükümetler kuruyor. Faiz ve vurgun yoluyla süper zenginleşen karunlar, halkın ve ülkenin gerçek kalkınmasına ve bağımsızlığına yarayacak yatırımlar yerine, lüks tüketime ve israf ekonomisine dayanan ve dünya siyonizminin Türkiye şubesi gibi davranan bir yapıya yöneliyor. Bir kısım mutlu azınlık faiz, karaborsa, vurgun ve rüşvet yoluyla bedavadan kazandığı milyarları en ahlaksız ve acımasız bir tarzda harcamaya başlarken, ezilen, sömürülen ve fakirleşen halk, tembelliğe, beleşçiliğe ve hatta bir kısmı namus ticaretine başlamak zorunda kalıyor... Ülkede korkunç bir ahlak erozyonu ve kokuşma başlıyor... Arkasından anarşi ve sosyal patlamalar hızlanıyor. Devlet yönetimi perde arkasında fiilen mason  localarının ve MAFİA babalarının eline geçiyor. Ülke yarı sömürge haline sokuluyor. Halk demokrat köleler ve serseri sefiller durumuna getiriliyor. İşte görülüyor ki; Faiz, işsizlik ve fakirlik sebebidir. Faiz, sosyal dengesizlik vesilesidir. Faiz, çağdaş sömürgecilik sistemidir. Faiz, ahlaki seviyesizliği netice vermektedir.  Faiz, sonunda zulüm ve zillete dönüşmektedir. Faiz, maddi ve manevi yüzlerce hastalığın mikrobu ( basilidir.) Ve Faiz, Allah ve Peygamberle harp etmektir... Faizi savunan bütün partiler, faizci düzeni ayakta tutan kesimler ise insanlığa ve İslam'a karşı en büyük kötülüğü işlemektedir.

Terör Sorunlarımız ve Çözüm Tasarılarımız

Terör Sorunlarımız ve Çözüm Tasarılarımız

Terör ve anarşi ülkemiz için önemli bir tehdit ve tehlikedir ve her şeyden önce çözülmesi gerekir. Bu işin sadece askeri tedbirlerle önleneceğini zannetmek ve hele bütünüyle orduya havale etmek yanlıştır ve yetersizdir. Önce anarşinin nedenlerini ortaya koyalım: 1. Ülkemiz üzerinde hesapları olan ve Siyonizm'in güdümünde bulunan Batılı ve komşu ülkelerin devamlı terörü tahrik ve takviyesi. 2. Tüm ülke halkımızın din ve vicdan hürriyetinin kısıtlanması yanında, özellikle Güneydoğudaki insanlarımızın bazı tabii ve temel özgürlüklerinin ve yöresel kültürlerinin horlanması ve küçümsenmesi, 3. Yöre halkının açlık ve sefaletin, işsizlik ve çaresizliğin kucağına itilmesi, 4. Milletimizi kaynaştıran ana unsur konumundaki "iman ve İslam" kardeşliği yerine, dağıtıcı ve dışlayıcı özellik taşıyan "ırkçılık" kokan düşünce ve söylemlerin kışkırtıcı etkisi, 5. Sistemle uyuşarak, yörelerinde hakimiyet kuran ağa ve şeyh takımının sömürü ve istismarına karşı, mazlum ve mağdur halkın tepkisi, 6. Tayin edilen bazı yöneticilerin (sivil ve askeri yetkilerin) insanımızın haysiyet ve hürriyetine saygı gösteren ve halkımıza güven veren etkili ve şefkatli bir yaklaşım sergilemeyişi, 7. Suçluları takip ve caydırıcı cezaları tatbik hususunda "yeterli ve tutarlı" bir adalet mekanizmasının işlemeyişi. Yani zalimlere "adalet korkusu", mazlumlara ise "güven duygusu" verecek bir devlet düzeninin yürütülemeyişi, Terörü besleyen silah ve uyuşturucu mafyasının, maalesef asker ve polis içinden de bazen "eleman" ayarlayarak, hatta bazı siyasilerin dokunulmazlığından ve iktidar imkânlarından da yararlanarak kuralları ve kararları çiğnemesi ve disiplini dejenere etmesi. Çözüm Önerileri: 1. Anarşinin dış bağlantı damarları belirlenmeli ve kesilmelidir. Bunun için önce Milli ve dirayetli bir yönetim gereklidir. Bu nedenle ABD dahil tüm yabancı güçler Irak’tan çekilmeli, Kuzey Irak’ın bir fesat merkezi olması önlenmeli ve ülkemizdeki yabancı üslerin tüm faaliyetleri dikkatle gözetilmeli ve sınırlamalar getirilmelidir. 2. Kuzey Irak'taki başıbozukluk mutlaka giderilmeli, ülke genelinde sorumlu ve seviyeli bir otoritenin kurulması ve Irak'ın toprak bütünlüğünün korunması yanında, Kuzey Irak halkının da tüm hak ve hürriyetleri garanti edilmelidir. 3. Silah ve uyuşturucu mafyası çökertilmeli, sivil ve askeri irtibatları tespit edilmeli ve tesirsiz hale getirilmelidir. 4. Doğu ve Güneydoğu'da acilen özel kalkınma projeleri ve yatırım hamleleri başlatılmalı, işsizlik ve sefalet önlenmelidir. 5. Resmi dil Türkçe olmak ve tüm eğitim birimlerinde öğretim Türkçe yapılmak şartıyla, kendi aralarında yöre dillerini konuşmak, ana dilleriyle yöresel yayın yapmak ve hatta ana dillerini ve geleneklerini geliştirmeye yönelik enstitü gibi etkinliklere başvurmak imkânları gösterilmelidir. 6. Gerekli ve yeterli şartlar öncelikle hazırlanarak, bölge halkımızı bölücülerin tuzağına iten şartlar giderilmeli, Milli birlik ve dirliğimize zarar veren yaklaşımlar bitirilmelidir. 7. Özel dini eğitim yapan medreselere resmiyet kazandırılmalı, çağdaş bir statüye kavuşturulmalı ve medrese mezunlarına geçerli diploma verilmelidir. Daha önceden medrese tahsili yapmış alimler ise belirli imtihanlardan geçirilmek suretiyle, seviye tespiti yapıldıktan sonra, yine diplomaları verilmeli ve özellikle diyanet hizmetlerinde resmi görevlere getirilmelidir, 8. Dağınık mezra ve köyler birleştirilerek, yeni ve modern yerleşim merkezleri oluşturulmalı ve çeşitli illere göç etmek zorunda kalmış mağdur insanların her türlü sorunları giderilmelidir. 9. Pişmanlık gösterip teslim olan ve cezalarını çekmiş bulunan gençlerin topluma yeniden kazandırılmasına yönelik gerekli tedbirler gözetilmelidir. 10.Her şeye rağmen, terörde inat eden canilerin, üzerine ciddiyet ve cesaretle gidilmeli, yakalananlara ise herkese ibret olacak caydırıcı cezalar mutlaka tatbik edilmelidir. 11.Bölge halkının tamamını "potansiyel suçlu" ve "bölücü anarşist" gibi görmek yanlışlığından mutlaka vazgeçilmelidir. 12.Yöre insanımızın halinden ve dilinden anlayan; merhametli ve istikametli yöneticiler tayin edilmelidir. Her seviyedeki eğitim kurumları için, milli ve manevi değerlere uygun yeni programlar ve kitaplar hazırlanmalı, tarihine ve töresine saygılı, ahlaki prensiplere bağlı insanlar yetiştirilmelidir.  

Adil Düzen'de Kadın - Erkek Eşitliğinin Sağlanması

Adil Düzen'de Kadın - Erkek Eşitliğinin Sağlanması

Her şeyden önce kadına gerçek değerini veren yüce dinimizdir Bazılarının zan ve iddia gibi İslam, kadını asla ikinci sınıf bir varlık gibi düşünmemekte ve onu temel insan haklarından mahrum etmemektedir. Aslında her şeyi çift yaratan 71  ve bu çiftlerle birbirini tamamlayan ve bir bütün oluşturan Cenabı Hak, insanı da erkek ve dişiden ibaret “ikili bir bütün” olarak var etmiştir.72 Yaratılış hikmetlerine uygun şekilde fizyolojik ve psikolojik ( bedeni ve ruhi ) yapılarında, doğal olarak bazı farklılıklar bulunmakla beraber, inancımıza göre kadın ve erkek eşittir. Evet kadın ve erkek, 1- “Kulluk’ ta ve kıymet’ te eşittir:  “Şüphesiz Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, itaatkâr erkekler ve itaatkâr kadınlar, sadık erkeler ve sadık kadınlar, (Allah’tan) saygıyla korkan erkekler ve saygıyla korkan kadınlar, sadaka veren ve oruç tutan erkeler ve kadınlar, ( Allah’ı ) çokça zikreden erkekler ve kadınlar. İşte bunlar için Allah hem bir bağışlanma hem de büyük bir ecir hazırlamıştır.” 73 ayetinde açıkça ifade edildiği gibi erkek ve kadın Allah katında hem kullukta hem de her türlü hayır ve hizmetinden dolayı alacakları mükafatta eşittir. Hiç bir ayrıcalık ve haksızlık söz konusu değildir.  2- Hatadan dönmede ve mazeretlerinin kabulünde de kadın ve erkek eşittir: “Allah, mü’ min erkelerin ve mü’min kadınların tövbesini kabul edecektir.” 74  ayeti bu gerçeği dile getirmektedir.   3- Kadın ve erkek ilim öğrenmede ve eğitim görmede eşittir:   “İlim kadın erkek her Müslüman üzerine farzdır.” hadisi şeriftir. Başörtülü kızlarımıza okuma hakkını çok gören çağdaş yobazlara bu hadis bir ibret dersidir.  4- Her türlü hayır hizmetlerinde ve salih amellerde kadın erkek eşittir.: “Erkek olsun, kadın olsun her kim inanmış olarak salih bir amelde (hayırlı ve yararlı bir hizmette) bulunursa onlar cennete girecek ve asla haksızlık edilmeyecektir” 75  ayeti buna işaret etmektedir.  5- Erkek ve kadın "sosyal hayatta ve hürriyette" eşittir:  “Erkek ve kadın, salih amel işleyen mü’minleri, hiç şüphesiz güzel bir hayatla (huzur ve hürriyetle) yaşatırız ve iyi hallerinin ve hizmetlerinin karşılığını en güzel biçimde veririz.” 76 ayeti bunu göstermektedir.   6- Kadın ve erkek, temel insan haklarında ve haysiyette eşittir:  “Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara işlemedikleri bir suç nedeniyle hakaret ve zahmet edenler (ve onların haklarına ve haysiyetlerine tecavüze yeltenenler) gerçekten büyük bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir” 77 ayeti erkekler kadar kadınların da temel haklarını ve haysiyetlerini garanti etmektedir.   7- Kadın ve erkek, ekonomik girişimlerde ve ticarette eşittir:  “Erkeklere kazandıklarından bir pay olduğu gibi kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.” 78 ayeti buna işaret etmektedir.  8- Kendi malını hayır yolunda dilediği gibi sarf etmede kadın-erkek eşittir:  “Gerçek şu ki sadaka veren erkeklerle, sadaka veren kadınlar ve (böylece) Allah’a güzelce borç verenler için şerefli bir karşılık vardır” 79   9- Kadın ve erkek, hem siyasette (seçme ve seçilmede) hem de toplumun ıslahı için ortak sorumlulukta eşittir:  “Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirinin velileridirler (birbirlerinin koruyucuları ve yöneticileridir) iyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar” 80 ayeti bu durumu haber vermektedir.  10- Kadın ve erkek, hukuk ve adalette eşittir:  “Kim bir kötülük (suç) işlerse, kendi mislinden başka ceza görmez. Erkek olsun, kadın olsun, kim de mü’min olarak salih bir amelde bulunursa işte onlar, içinde hesapsız rızıklandırılmak üzere cennete girerler” 81  11- Erkek ve kadın, evlilikte de eşittir:  a - Nikahta hürriyet: Erkeğin kadını seçme hakkı olduğu gibi, kadının da evleneceği erkeği seçme ve tercih etme hakkı vardır.82 Kadın istemediği ve beğenmediği insanla evlenmeğe zorlanamaz. Evlilikte “denk” liğe, yani ekonomik, sosyal, kültürel, fiziksel ve yaş cihetinden yakınlığa ve uygunluğa önem verilmektedir.83   b - İslam’da asıl olan tek evliliktir. Kur’an’ın tavsiyesi de bu yöndedir: “Şayet adalet sağlayamayacağınızdan korkarsanız o zaman bir eşle yetinin” 84 ayeti bunu emretmektedir. İkinci evlilik ise çok özel mazeret ve mecburiyetler halinde ve sadece ruhsat şeklinde geçerlidir.  c - Kadın, evlenirken kocasının üzerine kendi izni olmadan ikinci bir eş alamayacağını şart koşabilir.85   d - Kadınlarla güzel geçinmeyi, kusurlarını hoş görmeyi ve onlara eziyet ve hakaret etmemeyi Kur’an istemektedir.  e - Kadının huysuzluğu halinde ise erkeği önce öğüt verir ve tatlılıkla uyarır, olmazsa bir müddet küser ve yatağını ayırır, bu da olmazsa üzüntüsünü ve kızgınlığını göstermek üzere hafifçe darılır ve sıkıştırır. Bütün bunlar sonuç vermezse veya tam tersi erkek kadına hakaret ve eziyet ederse, o taktirde erkek ve kadının ailelerinden bir hakem seçilerek araları bulunmaya ve uyuşturulmaya çalışılır. 86 Bütün bu girişimler de hayırlı bir sonuç vermezse ve bu birlikteliğin devamından ümit kesilirse yine iyilik ve güzellikle boşanmaya gidilir.  f - Nikahta aleniyet ve resmiyet şarttır. İki şahit bile bulunsa, yakın çevreden bile saklanan “gizli nikâh” geçersizdir ve caiz değildir.  12- Mirasta da kadın erkek arasında adalet gözetilmiş ve dolaylı bir eşitlik yerine getirilmiştir.  a - Evlenirken, düğün masraflarını erkeğin karşılamak zorunda kalması  b - Hanımın ve çocuklarının bakımını ve eğitim giderlerini erkeğin üstlenecek olması  c - Evinin diğer bütün ihtiyaçlarını erkeğin hazırlamak mecburiyetinde bulunması, bunlara karşılık, kızların,  d - Evlenirken masraf yapmamak durumunda bulunmaması  e - Evinin giderlerini karşılamak zorunda olmaması gibi nedenlerden dolayı mirasta ve özellikle ev eşyalarından erkek kardeşe iki, kız kardeşe bir hisse verilmesi bir denge kurmak, adaleti ve eşitliği sağlamak amacına yöneliktir.   Ve hatta “Ana - babanın ve (yakın) akrabaların geriye bıraktıkları mirastan erkekler için bir hisse vardır. kadınlar için de bir hisse vardır” 87 ayeti bu konuda adalet ve eşitliği açıkça ön görmektedir. 13- Aynı suça aynı ceza konusunda erkek ve kadın arasında yine bir eşitlik söz konusudur: “Sizden fuhuşu irtikap edenlerin her ikisini de cezalandırın”88 ayeti buna örnektir.  Bazı alimlere göre ise, Ahlaki hayatın ve Adalet nizamının ne denli yürürlükte olduğu ve mevcut şartların genel ahlaka ne nispette müsait bulunduğu göz önüne alınarak bu hükümlerden mümkün ve münasip olanı tercih ve tatbik edilebilir. Ancak bu cezaların tatbiki zina olayını bizzat gören dört adil şahidin itirafını gerektirdiği, bu ise pratikte pek mümkün görülmediği için;   “Zevcelerine zina isnat eden ve dört şahit de getiremeyen kimselerin, bu iddialarının doğru olduğuna dair dört sefer Allah adına yemin ettikten ve eğer yalan söylüyorsam Allah’ın laneti üzerime olsun! denildikten ve karşı taraf ta aynı şekilde bu istinadı reddettikten sonra hakim tarafından boşanmaları ” öngörülmektedir. 89Bu bilgiler İslamda kadının yerini ve değerini göstermek için verilmiştir.   Velhasıl erkek ve kadınlardan bir kısmı ötekilerine, nizamı alemin yürümesi ve imtihanın gereği olarak güzellik, akıl, yetenek, sosyal ve ekonomik seviye bakımından farklı ve faziletli kılındığı gibi,  a - Bin türlü zahmette çalışıp kazanması,  b - Eşinin ve çocuklarının bakımına mecbur tutulması.  c - Ailesi her türlü saldırıya karşı korumakla yükümlü bulunması.,  d - Yurt savunmasına, barış ve huzur ortamının sağlanmasına fiilen katılması,  e - Bütün bu yükleri kaldıracak biçimde bedeni yapı olarak genellikle daha güçlü ve dirayetli yaratılması nedeniyle, erkekler hanımlar üzerine, hizmet eden makamında, sorumlu kılınmıştır.  Ayette "Erkekler kadınlar üzerine kavvam dır” buyuruluyor.90  Kavvam: Hanımlarının hizmeti ve çocuklarının huzuru için devamlı ayakta ve atakta olan ve sorumluluğu nispetinde de salahiyeti bulunan anlamındadır. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki kadına gerçek değerini veren, ilmi ve insani bir düzenlemeye ihtiyaç vardır ve kadınlar ancak böylesine adil ve asil bir düzen içerisinde kadınlık onurunu ve huzurunu yaşayacaktır. Kadını orta malı ve şehvet hammalı haline getiren bugünkü bozuk ve batıl düşünceler ise, yine şuurlu ve onurlu hanımlarımızın gayretiyle yıkılacaktır.

Adil Düzenin Gerçekleşme Aşamaları

Adil Düzenin Gerçekleşme Aşamaları

“Nasıl (ve neye layık) olursanız, öyle idare olunacaksınız” gerçeği, aynı zamanda; “Toplumların kendi özgür tensipleri ve demokratik tercihleri sonucu seçip yönetime getirdikleri partilerin ve sistemlerin sonuçlarına katlanmak durumunda kalacaklarını” da bildirmektedir. Bu nedenle, bir ülkede herhangi bir düzenin yerleşmesi ve yürütülmesi için, toplumun önemli bir kesiminin konsensüsle o düzeni sahiplenmesi ve desteklemesi gerekir. Kur’an’daki Talut ve Calut hikayesi, haklı ve hayırlı bir mücadelenin nasıl kazanılacağının, başarıya nasıl ulaşılacağının prensiplerini öğretmektedir. “İşte bunlar, Allah’ın ayetlerinden (Delil ve belgelerinden, ibret ve hikmet öğütlerinden, hizmet ve hareket ölçülerinden)dir. Biz onları sana Hakk olarak (Doğruyu bulmanda misal ve mizan olsun diye) okuyoruz.”132 ayetiyle son bulan, tam iki sahife ve yedi uzun ayette anlatılan Talut ve Calut Kıssası:  Tek merkezden yönetilmeyen  İtimat ve itaat disiplinine girmeyen  Sıkıntı ve saldırılara sabır ve sebat göstermeyen  Davasına ve haklılığına tam güvenmeyen hayırlı hizmet ve hareketlerin başarıya ulaşmayacağını, buna karşılık; itaat, itimat, sadakat, cihat ve sebat ehli çok küçük bir azınlığın bile sonunda zafer kazanacağını anlatmaktadır. Bu ayetler dikkatli ve biri biriyle irtibatlı şekilde ve günümüzdeki toplum psikolojisiyle ilişkili biçimde okunup üzerinde durulduğunda şu gerçekler ortaya çıkmaktadır: 1- Halk, yani şuursuz kalabalıklar değil “Mele: İleri gelenler ve aklı yetenler” düşülen zillet ve esarete karşı bir çare aramaktadır. 2- Bu ekip, çarenin de ancak çalışıp çırpınmak yani cihat olduğunun farkındadır. 3- Bu çalışma ve çarpışma Allah yolunda ve onun Adalet düzeni hakim olsun amacıyla olursa, makbuliyet ve muzafferiyet umulacaktır. 4- İşte bu “Allah yolunda çabalama ve çarpışma” nın vazgeçilmez şartının “bir melik, komutan, genel başkan etrafında toparlanıp teşkilatlanmak ve emir-komuta zinciri ve cihat disiplini içinde, görev ve sorumluluk bilinciyle çalışmak olduğunu bildikleri için; görevli nebilerden” kendilerine bir “yetkili yönetici: Melik” tayin etmesi talep olunmaktadır. Yoksa, her taifenin kendi kafasına ve kıstasına göre, birbirinden habersiz ve istişaresiz hizmet ve gayretlerle bir yere varılamayacaktır. 5- Bunun gibi: Zulmün ve küfrün topyekün hakimiyeti döneminde lider ve önder şahsiyetlerin, şuurları kirlenmiş ve ruhları körlenmiş halk tabakaları tarafından tayin ve tespit edilmesini beklemek hayaldir, muhaldir. “Allah size Talut’u gönderdi”133 ayetinden de anlaşılacağı üzere, böylesi şahsiyetlerin yetişmesi de, yetkilendirilmeside Allah’ın özel bir lütfu inayetidir. 6- Tefsirlerde ve batılı belgesellerde 100 bin kadar olduğu söylenen ve Hz. Musa’dan sonra tekrar sapıklığa yönelince, yeniden Firavunların tasallutuna girip; hanımları, çocukları ve malları ellerinden alınarak ıssız sahralara sürgüne gönderilen İsrailoğullarına “düşmanla çarpışma (ve cihat hükmü) yazılıp kesinleşince, pek azı hariç (Çoğunluğu) yüz çevirip”134 savaşmaktan vazgeçmiş ve sözlerinden dönmüşlerdir. Rivayetler, 80 bin kişinin cihattan caydığını, sadece 20 bin kadar kaldığını bildirmektedir. 7- Bu geri kalanların önemli bir kısmı da çeşitli bahaneler üreterek “Melik, emir ve lider” tayin edilen Talut’u kabul etmeyerek, kaytarıp gitmişlerdir. 20 binden 15 bin ayrılıp 5 bin kişi kaldığı rivayet edilmektedir. 8- “Talut (yanında kalan) orduyla birlikte (savaşmak üzere) ayrılıp yola çıktığında: Doğrusu, Allah sizi bir ırmakla imtihan edecektir. (Susamanıza rağmen, karşıya geçinceye ve ben size izin verinceye kadar) kim bu (su)dan içerse, o benden değildir. Kim de -eliyle bir avuç hariç- doyasıya içmezse o bendendir. (Anlarım ki sadık ve sağlam birisidir)”135 dedi. Ama az bir kısmı hariç, çoğunluğu bu sözü dinlemeyip (hatta lüzumsuz ve olumsuz bir emir telakki edip) o sudan içmişler ve Komutana muhalefet etmişlerdir. Böylece 4 bin kişi daha ayrılıp sadece 1000 askerin kaldığı görülmektedir. 9- “Talut, kendisiyle beraber, devam edenlerle (ırmağı) geçince, onlar(ın önemli bir kısmı) bugün bizim Calut’a ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yoktur.(Bu savaş değil, intihardır. Çünkü onbinlerce zırhlı, silahlı ve hazırlıklı bir düşmana karşı böyle zayıf ve azıcık bir birlikle karşı çıkmak bile bile ölüme gitmektir.) diyerek itiraz ve isyana yönelmişlerdir. 10- Ama, yegane kuvvet ve kudret sahibinin Cenabı Hak olduğuna ve “Allah(ın vadine, nusretine ve rahmetine) kavuşacaklarına iman ve itimatları (ve Rablerine hüsnü zanları) tam ve sağlam olanlar dediler ki: Allahın izniyle, nice az (ama itaatkar ve sebatkar) topluluk, çok daha kalabalık (ve güçlü sanılan) topluluklara galip gelmiştir. (Çünkü) Allah sabreden (müminlerle) beraberdir”136 11- “Böylece (sonunda) onları, Allahın izniyle yenilgiye uğratıp (perişan ettiler) (Talutun askerleri içinde bulunan ve düşman tarafının bilmediği “sapanla taş fırlatmak” tekniğini çok iyi kullanan) Davut, (düşman komutanı) Calut’u (sapan taşıyla gözlerini kör edip) öldürdü… Allah ta O’na mülk ve hikmet verdi.”137 İlk bakışta, giderek eriyen ve gücünü kaybeden, nihayet tükenme ve tıkanma noktasına gelen… Ama bir liderin etrafında, sebat ve sadakat gösterip kenetlenen ve “yüzde bir”lere düşen bir hareketin, sonunda Allahın izniyle zafere eriştiği görülmektedir. Demek ki her şeyden önce bir Talut, bir Davut gereklidir.  Siyonist düşmanların bütün siyaset ve stratejilerini önceden sezen ve karşı tedbirler geliştirip onları boşa çıkarabilen…  Davut misali, düşmanın kıtalararası atom başlıklı füzelerinden, uçak gemilerine, hepsini etkisiz bırakacak yeni ve yeterli teknolojik beyne ve beceriye sahip…  “ Evlerinizi satıp kooperatifimize yatırın… Tarlanızı satıp vakfımıza bağışlayın ki ayakta duralım…” diyen değil, Davut gibi, cihat ve teşkilatın ve hatta dünya çapındaki devrim ve ıslahatın bütün masraflarını kendi üstün gayreti ve “el emeği” ile hazırlayıp kimseye minnet etmeyen…  D-8’lerle resmen, Avrasya hareketiyle fiilen, Siyonist sömürü hegemonyasına karşı, ekonomik, siyasi, askeri, teknolojik ve psikolojik gerekli bütün şartları ve imkanları hazırlayıp yönetebilen bir Lidere ihtiyaç vardır… Ve çok şükür işbaşındadır. a- İslam Alemindeki ve diğer mazlum ve mağdur ülkelerdeki hazırlık ve hizmetlerini yürütebilmesi için “Türkiye’nin Başbakan yardımcısı, Başbakanı” gibi itibar ve itimat edilir bir TEMSİLİYET imkânından b- Ülke içinde ise; devlet ve hükümet imkânlarından Milli ve insani amaçlar doğrultusunda yararlanmak, iyi niyetli ve kabiliyetli insanları teşkilatlandırmak, bunları eğitip olgunlaştırmak, sahtekarları sadıklardan ayıklamak için de RESMİYET fırsatından faydalanmak üzere Siyasi Parti faaliyetlerini başlatan ve bütün şer cepheleriyle boğuşup amacına yaklaşan bir hidayet ve hizmet önderi lazımdır… Yoksa: “Her tarikat, her fırka kendi başına İslami gayretlerini sürdürsün… Hizmet ağını büyültsün… Sonunda kendiliğinden Müslümanlar hakim olur ve huzur bulur” Veya: “Adil Düzen için kıyam, Kur’an okumadır. Türkiye’nin her tarafında guruplar halinde Kur’an okunacaktır. Bugünlerde bu başlamıştır. Bunların her biri, kendilerine göre şeriat yasaları hazırlayacaktır. Mümkün mertebe bunları kendi cemaatlerine uygulayacaktır. Derken bunların birer başkanları ortaya çıkacaktır. Böylece siteler kurulacaktır. Bir değil, pek çok resul (elçi-davetçi) bulunacaktır. Allah bunları bir araya toplayacaktır. Bunlar da kendi arasından büyük başkanı atayacaktır.” gibi, ne Kur’ana, ne Sünnetullaha, ne akla ve mantığa ve nede tarihi hakikatlara asla uygun düşmeyen saf beklentiler ve ham hayallerle bir yere varılamayacaktır. Hatta daha da ileri gidip: “Ondan sonra biz kendi şeriatımızı ve şartlarımızı uygularız. Karşı çıkan olursa, bütün dünya ile savaşır, mallarını da ganimet olarak alırız” kanaat ve içtihadında olanlar vardır… İyi de, acaba hangi güçle, hangi teknolojiyle, hangi düzenli ve disiplinli askerle ve hangi denenmiş ve eğitilmiş ekiple bunları yapacaksın sorularına verecek cevapları da var mıdır? “Herkes kendi kafasına ve kapasitesine göre bir köşesinden çalışmaya, taşları ve tuğlaları yığmaya başlasın. Sonunda inşallah Selimiye gibi bir şaheser kurmuş oluruz” iddiası ne kadar akıldan uzaksa… Her şeyden önce, bir Mimar Sinan ortaya çıkıp, en ince detayına kadar plan ve projesini hazırlayıp, yine sonuna kadar bizzat başında bulunmazsa böyle bir caminin yapılması imkânsızsa… Bunun gibi, bir liderden, ortak bir projeden, işbölümünden, otorite ve organizeden mahrum, birbirinden kopuk ve kendi başına buyruk hareketlerle, dünya çapında bir devrim ve değişimi ve Hakkın hakimiyetini hayal etmekte o derece saflıktır, hatta safsatadır. Bu yaklaşım, değil Yeni ve Adil bir Dünya Nizamı kurmak ve uygulamak, farklı mühendis ve ustaları çağırıp: Ortak bir proje ve işbölümü olmaksızın, “haydi herkes kendi kafasına göre motor ve şase’nin istediği parçalarını yapsın, sonra biz bunları birleştirip mükemmel ve son model bir araba çıkaracağız” iddiasından bile gülünç karşılanacaktır. Ve işte bu yanlış anlayış ve yaklaşım yüzünden nice yıllardır Müslümanların emekleri ve ödenekleri maalesef hep boşa harcanmıştır. Sadece iyi niyet ve samimiyet; çok büyük imkan, eleman ve zaman israfına yol açan bu yanlış kanaat ve gayretlerin kefareti olamayacaktır. Bunların “ölü doğmuş içtihatlar” olduğunu, 40 yıl geçtikten sonra bile olsa, artık anlamalıdır. Ölü içtihat; hiçbir şekilde ve hiçbir yerde uygulanma ve verimli semereler alma şansı olmamış, bazı girişim ve deneyimler de hep başarısızlıkla sonuçlanmış içtihattır. Böyle olması, sosyal fıtrata ve Sünnetullaha aykırı olduğunun da bir alameti sayılmalıdır. “Doğrusu Allah, kendi yolunda ( tuğlaları ve bütün parçaları) sanki birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak (irtibatlı, intizamlı ve itaatlı bir teşkilat ve cemaat şuuruna ve sorumluluğuna kavuşarak) çarpışanları sever”138 ayeti; cihat eden mümin topluluğu sağlam ve sarsılmaz bir binaya benzeterek, o yapının rastgele ve Allah veresiye gayret ve girişimlerle değil, ancak bir mimarın proje ve gözetiminde kurulacağını da hatırlatmaktadır. Böyle bir hareketin, derinlere kök salan bir çınar misali, toprak üstündeki gelişmesinin çok ağır olması ve uzun zaman alması, hatta bazı dallarının sık sık budanmasının bile asıl gövdeye kuvvet katması, bazı kesimleri umutsuzluğun tuzağına atmaktadır. Oysa bu durum; insanların Allahu Taalaya mı yoksa zahiri şartlara mı güvenip dayandığının bir imtihan sırrıdır. Kur’an bütün İslami hareketlerin ve bütün Resullerin zaferlerinin, böyle bir ümitsizlik ortamında gerçekleştiğini şöyle buyurmaktadır. “Vakta ki, resuller (halktan) umutlarını kesip de, artık kesinlikle yalanlayacakları (Kavimlerinin asla imana gelmeyeceği ve Hak davaya yardım etmeyecekleri) kanaatinin (iyice yerleştirdiği) bir sırada, yardımımız onlara gelmiş (zafer kapıları açılıvermiştir)”139 Allah, sadıklarla sapıkları, Salihlerle fasıkları, müminlerle münafıkları birbirinden ayırmak ve yeryüzünde iktidar mirasını bu ezilen ve seçilen azınlığa bırakmak muradındadır: “Firavun, içinde bulunduğu yerde büyüklenmiş ve güçten düşürmek (rahat yönetmek ve karşı bir cephe oluşturmalarını önlemek için) oranın halkını fırkalara ayırıp parçalamıştı….”140 “Biz ise yeryüzünün (her yerinde ve her devirde) zayıf düşürülen kimselere (aciz ve çaresiz hale getirilip ezilen inanç, itaat ve cihat ehline) lütufta bulunup nimet ve faziletimizi tattırmak, onları (devlet, hükümet ve siyaset) önderleri kılmak ve (ülkelerindeki ve yeryüzündeki imkan ve iktidarlara) mirasçı yapmak istiyoruz”141 “Ve (yine istiyoruz ki) onları (sebat ve sadakat ehli olanları) kuvvet ve hakimiyet sahibi olarak yeryüzünde (ve iktidar mevkiinde) yerleştirip (onurlandıralım) (böylece) Firavuna, Hamana ve bunların ordularına (zalim hükümet ve hükümdarlara, hain bürokratlara ve bunların keyfi ve şahsi menfaatı için halka baskı ve barbarlık yapan asker ve polis takımına) korktuklarını başlarına getirelim (ve ezdikleri ve hıyanet ettikleri mümin mücahitlerin zafere erdiklerini ve kendi devlet ve düzenlerini ele geçirdiklerini) onlara gösterelim de (intikamımızı alalım)”142 ayetleri, bu mesaj ve müjdeleri bize hatırlatmaktadır. Halbuki münafıklar ve kalbinde maraz olanlar Allahın değil, Yahudi siyonistlerin ve Hıristiyan emperyalistlerin dostluğuna ve desteğine güvenip sığınmakta ve o kafir ve zalimlere yaranmak için yarışmaktadırlar. “İşte kalplerinde maraz olan (ama çevresinde alim, fazıl, muhterem ve mücahit sanılan münafık)ları: (Müslümanlar zayıftır. Süper güçlerle başa çıkmaları imkânsızdır. Öyle ise, onların himayesine sığınmamız lazımdır) Devranın ve dünyanın aleyhimize dönüp bize (musibetler) çarpmasından korkuyoruz” diyerek (Yahudi ve Hıristiyanların) aralarında çabalar yürüttüklerini görürsün… (oysa) umulur ki Allah, (yakında) bir fetih veya kendi katından bir emir getirecek de, münafıklar ve marazlılar nefislerinde gizli tuttukları (iman zaafiyetinden ve hıyanet düşüncesinden) dolayı pişman (ve perişan) olacaklardır.”143 ayetleri bu gerçeği anlatmaktadır. “Ancak, bu şeytan(lar), sadece kendi dostlarını (ve dalkavuklarını) korkutur.”144 Yani şeytanın avukatlığını yapan, ama safdiller arasında mübarek ve muttaki tanınan, ağzı kalabalık münafıklar, gerçek müminleri değil, Siyonist ve emperyalist güçlerle, yalnız ve ancak kendi avanelerini korkutup, zalimlerin safına kaydırmaktadır. İşte bu:  “Küfürde büyük çaba harcayanlar, (kâfir ve zalimlere yaranmak için yarışanlar) seni üzmesin… Çünkü O (münafık)lar hiçbir şeyle (ve hiçbir şekilde) Allaha (ve İslam davasına) zarar veremezler. Allah, onları ahirette hazz (lezzet ve izzetten pay) sahibi kılmamayı ister. (Bu yüzden dünyada bazı geçici ve cüzi başarı ve ganimetler verir.)”145 “Onlar İmana karşılık küfrü satın alanlardır. (yani önce iman etmişken sonra onu vererek, İslam’a hıyanet edip kâfirlerle işbirliğine girişen, dünyalık makam ve menfaat karşılığında zulüm düzenine taşeronluk yapan münafıklardır)”146 ayetleri mucizevi şekilde, sanki yeni nazil olmaktadır. Ve aynen diyalogcuları, ılımlı İslamcıları, Siyonist merkezlerin himayesinde Mehdilik satanları ve onların safsatalarını anlatmaktadır. Kur’an bizi “hikmet”le değil, “hüküm”le amel etmek üzere yükümlü ve sorumlu tutmaktadır. “Bu Müslümanlar gaflet ve kötülüklerinin cezasını çekiyor… Bu saldırı ve sıkıntılarla ölenler şehit hükmüne geçiyor, kalanlar bilinçlenip bileniyor!” gibi hikmetleri bahane ederek, Amerika’nın Irak’taki vahşetini ve işgalini, haklı ve hayırlı görmek şeytanlıktır! “Böylece, toplum ve sistem; hanımı tesettürlü olan, kendileri namaz kılan, ağzına içki koymayan kimselerin iktidarına alışıyor… Başbakanın, bir kısım bakanların ve bazı bürokratların Cuma namazına gitmesi insanın göğsünü kabartıyor!” gibi hikmetlere sığınarak, ipi Siyonistlerin elindeki iktidarların ülkemize ve milletimize yönelik hıyanetlerine… Dinimizi ve Devletimizi tahribe yönelik hareketlerine hoşgörüyle bakmak ve keramet uydurmak, şaşkınlıktır… Yahudi ve Hıristiyanların, Avrupa ve Amerika’nın; İslam’ın ve insanlığın aleyhine olan haksız ve ahlaksız girişimlerine taşeronluk yapanların… Bunca cinayet ve rezaletlerine rağmen, hala onlara destek çıkıp dostluk kuranların “ılımlı İslam” diye, dinimizi yamultmak ve yozlaştırmak isteyenlerin bu sinsi emellerine bile bile alet olanların… Ve onlarla birlikte “Küfürde müsaraat halinde bulunanların”, yani zalimler ve kâfirlerle dayanışma ve yardımlaşma içinde çalışanların, bütün bu melanetlerine… “O’nun okullarında ve yurtlarında yetişenler, namaz kılmakta ve haramlardan sakınmaktadır. Bu gençler, gelecekte kurulacak barış ve bereket düzenine uyumlu ve olumlu bir nesil oluşturacaktır…” gibi hikmet ve mazeretlerle kılıf hazırlamak ve katkıda bulunmak elbette şarlatanlıktır!... Büyük Din Alimi ve Osmanlı Şeyhülislamı Zembilli Ali Efendinin, İstanbul’a Kırkçeşme sularının akıtılması merasiminde, sultana dönüp: “Kur’ani kurallara aykırı bazı Avrupai kanunları, şeriata monte etmekle, öyle bir halt işledin ki, bu Kırkçeşme suları, kırk sene aksa o pisliği temizleyemez!” sözlerini hatırlatmanın zamanıdır… Hadisi Şerifte işaret ve ifade buyrulduğu gibi: Allah dilerse, zındıklar, fasıklar ve münafıklar eliyle de dinine ve müminlere kuvvet katıp destek sağlayabilir… Onların şahsi hesapları ve şeytani amaçları için yaptıkları bazı işler, hayrül makirin olan Allahın dilemesiyle, sonunda İslam’a ve Müslümanlara yararlı ve hayırlı sonuçlar doğurabilir… Ama böyle faydalı sonuçlara sebep olabilir diye, fasık ve facirlere arka çıkmak elbette haramdır ve kalbi bir hastalıktır… “Bedeviler, “biz inandık” dediler. Deki: Siz iman etmediniz. Ama “İslam olduk deyiniz”…(Çünkü) henüz iman kalplerinize girip yerleşmiş değildir…”147 gibi ayetlerden de anlaşılacağı gibi: Mümin: İnandığı ve hayatının amacı saydığı Hak Nizam kurulsun ve insanlık küfür ve kötülükten kurtulsun diye çalışanlardır. Müslim ise: Kurulan ve hakim olan Hak Nizama tabi ve teslim olanlardır. Şu anda bizim, her şeyden önce Mümin ve müstakim hizmet ve davet ehline ihtiyacımız vardır. Adil Düzen hakim olunca insanlar fevc fevc, bölük bölük, dalga dalga148 zaten huzura koşacaklardır. Velhasıl, Adil Düzen, sadece “tedrisat” ve “içtihat” la değil, aynı zamanda “Siyasi cihat”la hakim olacak ve uygulanacaktır. Elbette, tedrisat ve içtihat ta mutlaka lazımdır ve farzdır. Ancak, Zulüm düzenlerini dağıtıp devre dışı bırakmak ve Kur’ani ve ilmi içtihatları yürütme fırsatına kavuşmak için, tek çare, cihattır. Namaz, oruç, hac, zekat gibi, “cihat”ta hepsinden farklı ve faziletli bir ibadet olup, kendine mahsus edasının şartları: Farzları, sünnetleri, mekruhları ve müfsitleri bulunmaktadır. Ve ancak bu şartlara uygun yapılan hareket ve hizmetler cihat sayılır ve ancak bu şekilde Kur’an’ın vaat ettiği zafere ulaşılır. Türkiye sadece ülkesinin değil, bölgesinin, Türk-İslam aleminin, hatta tüm mazlum milletlerin diriliş merkezi ve motoru olmak makamında ve sorumluluğundadır. Adil Düzen Projeleri ise, hem milletimizin hem de insaniyetin kurtuluş ve saadet programıdır.

 Yeni Anayasa Hazırlıkları ve Gerçek Değişimin Temel Kuralları

Yeni Anayasa Hazırlıkları ve Gerçek Değişimin Temel Kuralları

Anayasalar, bir ülkedeki toplumla devlet arasında ortak konsensüsle oluşan ve her kesimi bağlayıcılık özelliği taşıyan hukuki metinlerdir. Anayasaların; adil, milli, gerçekçi ve yeterli olması beklenir. Elbette bir ülkede hukukun ve huzurun hâkim olması için, sadece anayasaların doğru ve doyurucu olması yetmeyecektir, ilgili kanunların ve bunları uygulayanların da vicdani dürüstlüğe ulaşması gerekir. Yani sadece metrenin ve terazinin düzgün olması yetmez, onu kullanan elin de sahtekârlık yapmaması lazım gelir. Hazırlanan yeni anayasa şu özellikleri taşımayacaksa, ondan hayırlı sonuçlar beklemek yersizdir: 1- Bu anayasa, temel insan haklarına, evrensel hukuk kurallarına ve çağdaş yaşam standartlarına uygun hazırlanmalıdır. 2- Ancak “Küreselleşme, dünya ile bütünleşme, demokratik ve laik çıtaları yükseltme” gibi jelatinli kılıfların arkasına sığınarak ülkemizi emperyalist ve siyonist Gizli Dünya Devletinin güdümüne sokacak, Milli hakimiyet ve hürriyet düşüncesinden koparacak “tuzak kavramlardan” mutlaka sakınılmalıdır. 3- Yeni anayasa her türlü peşin önyargılardan ve ideolojik saplantılardan uzak, ilmi ve insani değerlere uygun yazılmalıdır. 4- Toplumun, farklı din ve düşünceden her kesimin özgürlük ve beklentilerini karşılamak, herkesin özgüvenini ve onurlu yaşam garantisini sağlayacak olmakla birlikte, Milletimizin kahır ekseriyetini oluşturan insanlarımızın inancına, ihtiyacına ve ortak amacına uygun bir anayasa olması esastır; aksi halde Milli bünyeye uyum sağlayamadığından, eğreti bir elbise gibi kalacaktır. 5- Anayasa mutlaka “Milli” olmalıdır. Yani toplumun dini ve ahlaki yapısına, tarihi ve tabii dokusuna ve Lider ülke olma arzusuna olumlu yanıt verecek, yani doğal ve sosyal kanunlara münasip düşecek bir içerikte tasarlanmalıdır. 6- Ülkemiz ve Milletimiz üzerindeki sinsi emelleri öteden beri bilinen Haçlı zihniyetiyle şekillenen; “AB’ye uyum sürecine” ve siyonist sömürü sermayesinin dünyayı ele geçirme projesi olan; “Küreselleşme serüvenine” kolaylık sağlamak ve meşruiyet kazandırmak niyetiyle yapılacak bir anayasa, peşinen bir “anatasa” yani huzursuzluk kaynağı olacaktır. 7- Hazırlanacak yeni anayasa, hassas dengeleri ve Cumhuriyet değerlerini gözetip kollayacak bir duyarlılık ve tutarlılık taşımalıdır. 8- Anayasa metninde çok farklı ve aykırı biçimlerde yorumlanmaya müsait, güç ve iktidar çevrelerince kendilerine göre yozlaştırmaya münasip bulunan kapalı ve karmaşık ifadelerden uzak durulmalı; açık ve anlaşılır bir dil kullanılmalıdır. 9- Türkiye Cumhuriyetinin uluslararası tapusu konumundaki Lozan anlaşmasının kazanımlarını geri alacak, ertelenmiş Sevr’in dayatmalarını hortlatacak ve Lozan’ın gizli maddelerine resmiyet kazandıracak terim ve tavizlere yanaşmamalıdır. Değişim Anayasası ve Genel Esasları Adil ve çağdaş bir anayasanın en önemli özelliği: Temel hak ve hürriyetleri değil, özel görevleri ve genel sorumlulukları saymasıdır. Çünkü hak ve hürriyetler sınırsızdır ve doğaldır, yani doğuştan kazanılmıştır. Bu nedenle ayrıca ve kanunla sayılmaları anlamsızdır. Yasalar sadece vatandaşların görev taksimatını, yükümlülük ve sorumluluk şartlarını ortaya koymalı, çok açık ve net ifadeler kullanılmalıdır. Akevler ekibinin hazırladığı "Yeni Anayasa Tasarılarının Temel Esaslarıyla" ilgili öneri ve örnekleri;  Ciddi ve cesaretli  İlmi ve asri  İnsani ve İslami olmakla beraber; Yanlış anlaşılmalara, haksız hücumlara ve kasıtlı çarpıtılmalara müsait ifadeler içermekte, hatta bazen yersiz ve gereksiz teklifler getirmektedir. Bunları tek tek ele alıp tenkit ve tahlil etmek çok zaman alacağından ve uzun yer kaplayacağından, biz sadece önemli gördüğümüz bazı düzeltme ve eklemelerle ve özet halinde bir düzenlemeyi okurlarımıza, ilgili kurum ve şahıslara aktarmakla yetineceğiz. A- Türk Ulusu Tanımlanmalıdır. Ulussuz devlet olmaz. Türkiye devleti Türk ulusunundur. Bu da tartışılamaz. Yapacağımız tek şey Türk ulusunun kimlerden oluştuğunu belirtmektir. Mustafa Kemal bunu dört umdeye bağlamıştır. a - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak. b- Türkçe konuşmak. c- Ülkeyi düşman taarruz ve tasallutundan koruyucu ve devletimizi kurucu en önemli unsur olan halkımızın iman ve maneviyat esaslarına; farklı köken ve kültürleri aynı potada kaynaştırıp millet vasfını oluşturmakta en büyük rolü oynayan Müslümanlığa sahip çıkmak ve tabi bütün inançlara saygı duymak ve özgürlük sağlamak. d- "Ben Türküm" diyerek; ülkesine, devletine ve milletine bağlı kalmak… Biz bunların biraz değiştirilmesini ve şunların eklenmesini uygun buluyoruz. a - Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak, başka ülkenin vatandaşı olmamak. b - Resmi dil olarak Türkçeyi bilmek ve konuşmak, genel eğitimi Türkçe yapmak, merkezi ve yerel bütün kurumlarda resmi yazışma, konuşma, soruşturma ve yargılamada Türkçeyi kullanmak kaydıyla; ama başka dilleri de bilip konuşma, yerel ve özel ortamlarda kullanma hakkına sahip bulunmak. c – Normal vatandaşlara da azınlık haklarından yararlanma imkânı tanımak. (Azınlıklar özel statülü vatandaştır.) d - Genel aidiyet ve mensubiyet olarak, Türküm demekten onur duymak. Ama bu durum özelde, örneğin "ben Kürdüm" demeye engel sayılmamak. Çünkü ırkın değil, ulusun alt kimlikleri olabilir; olacaktır da. B- Lâiklik Tanımlanmalıdır. Anayasamızın 24. maddesi lâikliğin temel esaslarını ortaya koymaktadır. Ama "muğlâk-kapalı"dır ve istismara müsait durumdadır. Oysa Anayasa hükümlerinin, okuyan herkesin aynı şeyleri anlayacağı biçimde açık net ve kesin bir dille ve Türkçe yazılması esastır. Bu nedenle “Laiklik”in 24. maddedeki temel esaslara uygun olarak yeniden ve Türkçe yazılması, farklı kesim ve görüşlerden uzmanların ortak bir konsensüsle ortaya koyacağı bir tanımın hazırlanması, artık zorunlu bir ihtiyaçtır. a - 24. Madde; Kamunun değil, devletin, b - Düzenin değil, temel düzenin,   c - Dini fikriyatı değil, dini hissiyatı, d- "İstismar edemez ve kötüye kullanamaz" denilmiştir. Burada; "veya" yerine "ve" kullanılarak, “istismarın, açıkça kötüye kullanmak” olduğu belirtilmiştir. Oysa bugün Laiklik tamamen farklı yorumlanmaktadır. Ve her türlü istismar ve suiistimale açık bulunmaktadır. Hem din istismarcıları, hem devrim simsarları, bu kapalı laiklik maddesini, kendilerine uydurmaya ve baskı unsuru olarak uygulamaya çalışmaktadır. C- Hâkimlik sistemi yanında, “Hakemlik sistemi” de oluşturulmalıdır. Yeterli hukuk tahsili yapmış, kendi sahasında uzmanlaşmış kimselere, devlet tarafından, bugünkü avukatlık ve hâkimlik karşılığı HAKEM’lik yetkisi verilecek ve maaşları bütçeden ödenecektir. Hakemlerden birini bir taraf, ötekini diğer taraf seçmelidir. Başhakemi ise hakemler kendileri seçmelidir. Geçiş sürecinde başhakemliği bugünkü atanmış hâkimlerden birisi üstlenmelidir. Hakemlerin kararları temyiz edilebilmelidir. Hakemler aleyhine dava açılabilmelidir. “Yüce divan” milletvekillerinden  oluşmuş hakemlerden meydana gelmelidir. O zaman tüm dokunulmazlıklar kaldırılabilir. Kasıtlı, yanlı ve hukuka aykırı karar veren hakemlerin yetkilerine son verilmeli, her türlü devlet görevlerinden ve şahitlikten men edilmelidir. D- Ekseriyet sistemi yerine, ortak vekillik sistemi getirilip uygulanmalıdır. Temsilciler oluşmalıdır. Temsilciler konuyu tartışmalıdır. Anlaşamadıkları hususlarda ortak vekil atayıp ortak vekil istişareden sonra karar almalıdır. Bu karar herkesi bağlamalıdır. Çünkü ortak vekillerin kararıdır. Ortak vekiller sıralama usulü ile atanmalıdır. E- Merkez Bankası'nın parayı nasıl çıkaracağı kanunla saptanmalıdır. TCMB hem dış bağlantılardan hem de siyasi baskılardan arındırılmalıdır. Karşılıksız para asla çıkmamalıdır. Para, sadece arz edilen emeğe avans olarak aktarılmalı ve krediler stok edilen mala tanınmalıdır. Yapılara, binalara kredilendirilme imkânı sağlanmalıdır. Altınla değiştirilebilen bir para çıkarılmalıdır. Devlet taşınmazlar alıp satarak para arzını dengeleyebilir olmalıdır. Devlet faiz vermemeli ve almamalıdır, özel bankaların faizli hesaplarına garanti sağlanmamalıdır. F- Tek karar merciinin bürokrasinin olduğu yerlerde, vatandaşa hizmet vereni seçtirme ve hizmetliye ona göre maaş verme sistemi uygun bulunmaktadır. Odalar birliği, tabipler odası, avukatlar odasının yöneticileri şeffaf ve demokratik seçimlerle belirlenmeli ve çoklu sistem getirilmelidir. Antidemokratik kuruluşlar artık tarih olmalıdır. G- Baraj % 5'e indirilmeli ve partilere oylarını birbirine kullandırabilme fırsatı tanınmalıdır. Denge nispi sistemde aranmalıdır. Partilere aldıkları oylar nispetinde bakanlık verilmeli ve hiçbir vatandaşın oyu boşa çıkarılmamalıdır. H- Türkiye dengeli olarak 100'e yakın ile bölünmeli ve yeniden yapılandırılmalıdır. Bir ilin nüfusu bir milyondan fazla olmamalıdır. Bölge merkezlerine valiler merkezden atanmalıdır. Diğer illerin valilerini halk seçmeli ve çift başlılık ortadan kaldırılmalıdır. Meclisleri de bağımsız çalışmalıdır. Cumhuriyet kanunları bütün ülkede geçerli olmalıdır. Ancak, tarihi ve turistik sebepler ve yöresel gerekliliklerle ve tabi anayasal sistemin temel esaslarına aykırı düşmemek, milli birlik ve dirliğe zarar vermemek şartıyla, il meclislerine özel kurallar getirme hakkı tanınmalıdır. İ- Her türlü eğitim ve öğretim serbest olmalı, ancak bütün imtihanlar devletçe yapılıp resmi ve geçerli diplomayı devlet vermiş olmalıdır. Halkın ne öğreneceğine değil, istediği şeyleri bilip bilmediğine bakılmalıdır. Devlet halka sen bunu öğren diyebilir, ama hiç kimseye “şunu öğrenmeyeceksin” diyemez. J- Farklı din ve mezheplere bağlı bütün meşrep ve cemaatlere resmiyet kazandırılıp, mesuliyet yüklenmeli, partiler ve mesleki kuruluşlar gibi onları da yönetime katmalıdır. Evet, bir yönetim ya demokrasi, ya da dikta rejimi olacaktır. İkisinin arası sadece karmaşadır. Devleti yıkmak istemiyorsanız; ya tek parti rejimine dönüş yapılmalı, ya da demokrasiyi tam uygulamalıdır. K- Mason Locaları ve yan kuruluşları gibi, dış bağlantılı ve hıyanet maksatlı tüm dernek ve oluşumlar kapatılmalı; bunların, sivil ve asker bürokratları ve siyasi kadroları etki altına alarak devleti ve milleti yönetmesine fırsat tanınmamalıdır. Böylesi karanlık odaklarla ilişkilerini sürdürenlerin ehliyetleri geri alınmalı, resmi veya devlet hizmetlerinden atılmalıdır. Şimdi mevcut anayasaların varsayımlarını ele alalım ve neden bizzat kendilerinin sorun olduğunu sıralayalım. a) Mevcut anayasalar ekseriyet kararlarına dayanır. Oysa ekseriyet kararı sadece azınlıkta kalanların haklarına zulüm değil, aynı zamanda istikrarsızlık kaynağıdır. b) Mevcut anayasalar ekseriyet seçimine dayanır. Bu da yalnız çoğunluğun azınlığa hâkimiyeti ile sonuçlanmaz, çelişkiler doğurur. Lâiklikle demokrasi bir arada yürümez hale gelir ve tıkanır. c) Mevcut anayasalarda "hâkim devlet" vardır. Ekseriyetin oyu ile de gelse iktidarda olanlar halka hükümrandır. Onlar ne kadar hak tanırlarsa insanlar o kadar hürriyetini kullanır. Beş senede bir yapılan seçimlerle sadece efendilerini değiştirirler, kölelik devamlıdır. d) Mevcut anayasalar merkezî yönetimi esas alır. Bu yalnız taşranın sömürülmesini doğurmaz, bu aynı zamanda işlerin sürüncemede kalmasını ve sistemin tıkanmasını sağlamaktadır. e) Mevcut anayasalar merkezden atanmış hâkim sistemiyle yargıyı dağıtmaktadır. Böylece Yargı bağımsızlığı lafta kalmaktadır. Savcı hâkimin yanında oturur, maaşları merkez verir, terfileri onlar yapar, bir de Yargıtay'da kararları bozulmaktadır. Yargıtay da bazen, kuvvetler ayrılığı dengesini kendi lehine bozmakta ve böylece "yargı devleti" oluşmaktadır. f) Mevcut Anayasa bürokratik anayasadır, dokunulmazlıklar anayasasıdır, sınıflı anayasadır. Bürokrat halkın üstünde ve sanki hata etmez sayılır. Yetkileri polisten alıp hâkime vermekle sorunların çözüleceği kanaati yaygındır, ama bu da yanlıştır. g) Mevcut Anayasa hakları sayan anayasadır. Yani, insanlar köle sayılır, hakları sınırlıdır, sadece devlet onlara istediği hakları ihsan buyurmaktadır. Hakların nerelerden tahsil edileceği de belirsiz bırakılmıştır. "Devlet şunu yapar, bunu yapar" der ama kimin yapacağı yanıtsızdır, nasıl yapılacağı karanlıktır. h) Mevcut Anayasa faizli sistemi esas almıştır. Faiz enflasyonu, enflasyon işsizliği, işsizlik açlığı, açlık borcu, borç yolsuzluğu, yolsuzluk rüşveti, rüşvet baskıyı, baskı anarşiyi doğurmakta ve insanlar birbirini boğmaktadır. i) Mevcut Anayasa "gelir vergisine" dayanan anayasadır. Bu da sömürü sermayesini güçlendiren ve tekele götüren, ekonomik ve siyasi krizler üreten bozuk bir yapılanmadır. j) Mevcut Anayasa fuhuş serbestliğine dayanmaktadır. Cinsi ilişki bir nevi serbest bırakılmıştır. Bu da aile müessesesini yıkmakta genel ahlakı yozlaştırmaktadır. Oysa bu varsayımların bizzat kendileri çözülmesi gereken sorunlardır. Yani bozuk sistem, sorunların bizzat kaynağını ve sömürü çarkının dayanağını oluşturmaktadır. k) NATO ve AB gibi uluslararası kuruluşlara, gizli teslimiyet ve mahkûmiyet anlamına gelecek uygulamalar kaldırılarak, karşılıklı çıkar dengesine ve tam bağımsızlık ilkesine dayalı anlaşmalar yapılmalı ve buna göre yasalar konulmalıdır. Yeni Anayasaya Geçiş Kriterleri 1- Ortak teklif sistemi. Demokratik topluluk herhangi bir konuda karar alacağı hatta kanun ve kural yapacağı zaman; önce öneriler ortaya konacak, çeşitli görüşler meydana çıkacaktır. Gruplar birer temsilci belirleyecek, bu temsilciler ortak vekil seçecek ve onun istişari kararlar alması sağlanacaktır. Taraflar bu ortak vekilin aldığı karara uymak zorunda bırakılmayacaktır. Bu da tekliflerden biri sayılacaktır. Sonra oylama yapılacak ve ekseriyetin kararı yine geçerli olacaktır. Zamanla taraflar ortak vekil kararlarına uymayı öğrenecek ve böylece adil düzene geçilmiş ve gerçek demokratik katılım gerçekleşmiş olacaktır. 2- Ortak aday sistemi. Partiler adaylarını belirlerken ortak ön seçim yapılacaktır. Herkese açık olarak kendisine temsilci seçme hakkı tanınacaktır. Bir adayın seçilebilmesi için gerekli oyların en az yarısını alan aday "ortak aday" olacaktır. Daha az alanlar aldıkları oyları başka adaylara devredebilirler. Bir aday seçilmesi gereken oydan fazlasını temsil edemez. Fazlasını istediğine devredebilir. Böylece ortak adaylar belirlenmiş olur. Adaylar istedikleri partiye başvurabilirler. Parti bunları kabul ederse listesinin başında yer vermek durumundadır. Kalanları parti istediği kimselerle dolduracaktır. Bu "ortak aday sistemi" ile ekseriyet demokrasisinden, temsili sisteme geçme fırsatı doğacaktır. Böylece Silm-Barış demokrasisi zamanla olgunlaşacaktır. 3- Sonradan kontrol sistemi. Bir görevli görevi yaparken tam yetkili sayılması lazım gelir. Gerekli kararları alıp, uygulayacak ve uygulatacak fırsat verilmelidir. Sonra bunlar merkeze gönderilir. Merkez kontrol eder, yanlışlık varsa düzeltir. Kötü niyet varsa cezalandırılma yoluna gidilir, ama baştan müdahale edilmeyecektir. Zamanla bu   "merkezden görevlendirme sistemi" "yerinden görevlendirmeyle" desteklenecektir. Böylece "yerinden yönetim sistemi" ile merkezi yönetim dengesi gerçekleşecektir. 4- Bölge valilikleri ve yerel yöneticilere yetki sistemi. Batılı güçlerce dayatılan ve Türkiye’nin parçalanmasını ve bazı bölgelerinin kontrolden çıkmasını amaçlayan “Demokratik özerklik ve federatif sistem” gibi yıkıcı ve dağıtıcı girişimlere asla pirim vermeden, ülkemizdeki bürokratik hantallık ve tıkanıklığı giderecek ciddi tedbirler gereklidir. Bunun için de, Merkezi sistemle yerel yönetimler dengesinin yeniden kurulması, ülkenin üniter yapısını mutlaka koruyarak, etnik köken ve mezheplere göre değil, coğrafi durumlara ve kalkınmışlık şartlarını hızlandırmaya yönelik bölgesel programların hazırlanması ve merkezce atanan yetkili bölge valileri eşgüdümünde yerel yönetimlerce birlikte kararlar alınıp uygulanması oldukça önemlidir ve artık geciktirilmemelidir. Resmi ve özel işlerde çıkan her türlü ihtilafların ilk çözümü; geçici olarak valilerin, kaymakamların ve bucak müdürlerinin yetkisine verilir. Onlara; memuru kayırmanın mağduru sahipsiz bırakmanın, devlete ihanet olduğu öğretilir ve bunun cezası belirtilir. İşlerin aksamadan yürümesi için ne gerekiyorsa ona karar verilir. Mağdur edilenler sonradan mahkemeye giderek tazminatlarını alacak ve bunu da devlet ödeyecektir. Zulmedenler ise, cezasını devlete verecektir. Zamanla yöneticiler adil karar vermeyi öğrenecek, hakemler sistemi devreye girecek ve adil düzen böylece yerleşecektir. Giderek, hâkim devlet, hadim devlet haline gelecektir. 5- Hakemliğe geçiş sistemi. Bugün de hakemlik vardır ve pek çok konuda Türkiye’mizde ve farklı ülkelerde uygulanıyor. Taraflar baştan hakemliği kabul etmişlerse ondan sonra mahkeme yerine hakemlere gidiliyor. Ancak hiçbir şey yazmamışlarsa mahkemeye başvuruluyor. Sadece hiçbir şey yazmamışlarsa hakemlere gidecekleri kayda alınır ve avukatların hakemlik yapabilecekleri hükmü getirilirse, zamanla "hakemlik sistemi" yerleşir ve işler hâle gelir. Ceza davalarında da bilirkişiler taraflara seçtirilir. Biri bir bilirkişi seçer, diğeri de bir bilirkişi seçer; baş bilirkişiyi de bu ikisi seçer. Hâkim bunların raporuna dayanarak karar verir. Reddedip yeniden başka bilirkişi atamalarını da isteyebilir. 6- Yarım mesai sistemi. Bugün bürokratlar kaçak olarak dışarıdaki işlerde çalışmaktadır. “Tam gün yasaları” ile bu sorunlar aşılmaya uğraşılmaktadır. Oysa bürokratlar eşleştirilerek, iş bölümü yapılsa; biri öğleden evvel çalışırsa, diğeri öğleden sonra çalışacak, resmi işler aksamayacaktır. Veya bir gün çalışırsa, diğer gün çalışmayacaktır. Stratejik kurumlar dışında, memurlara görevli olmadıkları bir alanda veya mekânda, iş yeri kurma ve serbest iş yapma imkânı sağlanmalıdır. Böylece halkı ezen ve hayat pratiklerini bilmeyen bürokrat tipi yerine, iş hayatı içinde yoğrulmuş ve halka kolaylık sağlayan bürokrasi ortaya çıkacaktır. Kendilerine faizsiz kredi de verilecek, böylece serbest mesleğe geçişleri sağlanacaktır. 7- Mevzuat sistemi. Kamuya ait bütün işler mevzuatla tanımlanacaktır. Görev nedir, görevli kimdir, yetkileri nelerdir, sorumlulukları nelerdir? Görevlinin hakları nelerdir? Hizmet alanlar kimlerdir? Hizmet alanların yükümlülükleri nelerdir? Bütün bunlar açıkça tanımlanacak ve görevlinin masasında halka açık olarak bulundurulacaktır. Eğer mevzuat yapılmamışsa, bu sefer görevli mevzuatı kendisi hazırlayacak, mülki amire onaylatacak, ondan sonra göreve başlayacaktır. Yani yalnız haklar değil, görevler de sayılacak ve kimin yapacağı belirlenmiş olacaktır. Böylece kimse görevinden kaytaramayacak, sorumluluğu başkasına yıkamayacaktır. 8- Çalışana faizsiz kredi sistemi. İşveren işçiyi çalıştıracak, işçinin ücretini devlet karşılayacak; karşılığında işvereni borçlandıracaktır. İşveren bunu faizsiz borçlanacaktır. Bunları ödemesi halinde kredisi artırılacak, ödeyemediği zaman kredisi azaltılacaktır. Cebri icra sistemi yanlıştır. Ardından hammadde kredisi ile faizsiz sisteme geçilmiş olacaktır. 9- Sermaye vergisi Ücretten ve gelirden değil, sermaye ve üretimden vergi alınmalıdır. Bu adil ve dengeli sistem  uygulanırsa artık vergi mal makbuzları olarak alınıp satılır. Böylece hem vergi kaçakçılığı, hem de haksız vergi zorbalığı önlenmiş olacaktır. 10- Sözleşmeli “özel eşlik” sistemi Maalesef ülkemizde giderek daha da yaygın ve tehlikeli hale gelen ve toplumun temel taşı aile yuvasını tehdit eden fuhuş batağının kurutulması şarttır. Bunun için gerekli ve yeterli tedbirlerin mutlaka alınması lazımdır. Tartıştırılıp olgunlaştırılmak üzere bu sorunun çözümüne yönelik öneriler sunulmalıdır. Başka teklif ve tavsiyeleri olanlar bu konuya katkı sağlamalıdır. Görmezden gelerek ve boş vererek değil;  Evrensel hukuk ve ahlak prensiplerine  Tabii ve insani gereksinimlere  Milli gelenek ve göreneklerimize  Dini ve vicdani değerlerimize uygun, dengeli ve denetlenebilir çareler üreterek, ahlaklı ve sağlıklı bir toplum yapısını kurmak ve korumak için çaba harcanmalıdır. Bu teklif aslında; Pek çok yöremizde “imam nikahı” altında... Veya “metres, dost, sevgili, flört” gibi tanımlarla zaten fiilen yaşanan bir durumu disiplinize edip, özellikle kadın haklarını ve genel ahlakı koruma amaçlıdır. Ve yine doğal ve sosyal ihtiyaçların, doğru ve meşru yollarla karşılanmasına imkân sağlanmaktadır. Görülüyor ki; batının "merkezî ve gayri insani" sisteminden, doğunun "hükümler ve yükümlülükler" sistemine geçmek için uygun çözümler bulunabilir, bulunmalıdır. Önce iki önemli ve tarihi tespit: 1- Allah'ın yeryüzüne indirdiği ilk Anayasa "Tevrat'tır. Orada devletin kuruluşu ile ilgili hükümler vardır. 2- ilk demokratik anayasa ise “Medine Sözleşmesi” olmaktadır. İslâmiyet'in etkisiyle Batı dünyası hukuk sisteminde değişiklik yapmış ve "serbest sözleşme" ilkesini kabul etmiş, böylece devletler anayasalar yapmaya başlamışlardır. Kuvvete dayanan Batıl ve barbarlık düzeninde: Birinci Varsayım: Herhangi bir şekilde oluşan bir kuvvet, ortak ihtiyaç ve amaçları yansıtan ama mutlaka seçkinlerin saltanatını sağlayan bir anayasa yaparak ve hukuk devletini oluşturmaktadır. Bu varsayıma göre; önce herhangi bir yolla bir toplulukta "kuvvet" meydana çıkmaktadır. Sonra bu "kuvvet" disiplinli ve ortak iradeli topluluğu oluşturmaktadır. Bunlar ise Anayasalarını yaparak Devleti kurmaktadır. Bu varsayıma göre; anayasa ancak onu destekleyip yürüten bir kuvvet varsa anayasadır. Yoksa anayasa boş bir teoriden ve hayalden başka bir şey olmayacaktır. Bu varsayım doğru kabul edildiğinde, en güçlü oluşum “ulusal kuvvet” olmaktadır. Ulustan büyük toplulukların, dil dâhil ortak anlaşma araçları olmadığı için, güçlü topluluk oluşturamayacağı varsayılır. Ulustan küçük topluluklar da güçlü organizeler kuramayacaktır. Dolayısıyla devletler ulus seviyesinde oluşmaktadır. Uluslararası savaşlarla bölgesel ve evrensel dengeler kurulmaktadır. Hâkim olan uluslar diğer ulusları hakimiyeti altına alarak sömürüp duracaktır. Bu varsayımda halk devlete isteyerek değil, korkarak tabi olmaktadır. Bu devlette korkutanlar, yani hâkim güç vardır; bunlar yöneten odaklardır. Bir de korkan mahkûm halk vardır; bunlar da yönetilen ve güdülen sürüler konumundadır. Hak ve Adalet Düzeninde: Birinci Varsayım: Ortak inanç ve ihtiyaçlar etrafında anlaşanlar bir araya gelip anayasa yaparak, Anayasa sayesinde kuvvetli hâle gelmekte ve devlet olunmaktadır. Görülüyor ki kuvvet düzenlerinde, anayasaları “güçlü ve hâkim olanlar” yapıyor. Ama Hak düzeninde ise anayasalar kuvveti oluşturuyor. Sonunda, anayasası olan kuvvet, devlete dönüşüyor. Devlet kavramı, anayasa ile kuvvet birleşmesinden meydana geliyor. Peygamberler insanları önce bir inancın potasında toplamışlardır. Sonra onları bir kitap-yasa etrafında organize yapmışlardır. Böylece ortaya çıkan kuvvet ile devletlerini oluşturmuşlardır. Uzlaşarak devlet oluşturma çabalarının ilk örnekleri Mezopotamya site devletleri arasında başlamıştır. Sonra İbraniler Tevrat'ın etrafında; Hıristiyanlar İncil'in etrafında; Müslümanlar ise Kur'an'ın etrafında kaynaşmışlardır. Böylece büyük uygarlıklar kurmuşlardır. Burada sorun şudur. İnsanları uzlaştıran temel unsur ne olacaktır? İnsanlar hangi dürtüler ve gereksinimlerle bir araya toplanarak ve ortak anayasa yaparak güçlenecek ve devletlerini kuracaklardır? Kimilerine göre bu ihtiyaç, ırktır. Aynı soydan gelenler birlikte yaşamak için toplanır, ortak anayasa yapılır, güçlenmeye çalışılır ve sonunda devletlerini kurmuş olurlar. Bunlar sözde başka ırktan olanları aralarına almazlar, onlara tahakküme de kalkışmazlar. Oysa kuvvet varsayımına göre, gücü yetenler başka ırkları tahakkümleri altına almaya çalışırlar. Kimilerine göre ortak payda ırk değil, yurttur. Aynı topraklar üzerinde olanlar, güçlenmeleri ve kendilerini koruyabilmeleri için uzlaşarak ortak anayasa yaparlar ve birlikte yaşarlar. Bu anlayış yeterli değildir. Çünkü toprağın sınırını kim belirleyecek ve nasıl kabul ettirecektir? Sorusunun yanıtı verilmemiştir. Kimilerine göre bu ortak değer inançtır, dindir. Aynı inanca sahip olan kimseler bir araya gelerek birlikte anayasalarını yaparlar ve devletlerini kurarlar. Bu da yeterli olmamaktadır. Çünkü büyük dinler tüm yeryüzüne dağılmıştır. Hepsini tek devlet çatısı altında toplamak imkânsızdır. Bu arada devletleri oluşturan asıl unsur, ekonomidir yahut hukuk düzenidir diyenler de vardır. Adil Düzene göre ise; Ortak amaçlar ve ihtiyaçlar etrafında, farklı kültür ve kökenden, toplulukların kendi iradeleriyle bir araya gelmesiyle devletin temeli atılmaktadır. Anlaşanlar bir araya gelerek ocak, bucak, il ve ülkelerini kurmaktadır. Buna "Silm-Barış ve Selamet demokrasisi" demek uygun bulunmaktadır. Daha sonra, ortak amaçlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda küresel paktlar oluşturma imkânı doğacaktır. Türkiye'de Mustafa Kemal'in öncülüğünde "anlaşanlar" bir araya toplanıp Kuvay-ı Milliye oluşturdular, geçici anayasa yaptılar, devletlerini kurdular. Mübadele (nüfus değişimi) yoluyla anlaşanları (özellikle Balkanlar ve Kafkaslardaki farklı kökenden Müslüman kesimleri) bir araya getirmeyi başardılar. Mübadele dini temele dayanıyordu, ama ülke bağımsızlığı bir istiklal savaşıyla kazanılmıştı. Böylece Ulus devleti kurdular. Ortak dil olarak Türkçeyi seçip uzlaştılar. "Kuvvet Düzeni"nde herhangi bir şekilde oluşmuş “güç odakları” anayasa yapmakta ve hukuk düzenine geçerek devleti kurmaktadır. "Hak Düzeni"nde ise gönüllü olarak anlaşıp uzlaşan toplum temsilcileri konsensüsle ortak bir anayasa yaparak, böylece kuvvet oluşturmakta ve sonra devletlerini kurmaktadır. Şimdi Türkiyemizde hazır oluşmuş bir devlet vardır, ama maalesef altı oyulup yıkılmaya çalışılmaktadır. Ancak Atatürk’ten sonra Batılıları taklit eden işbirlikçiler, Hak anayasasının yerine kuvvet anayasasını oluşturmuş, buna göre baskıcı müesseseler kurmuşlardır. Şimdi bunların ıslahının zamanıdır, ancak Devlet hazırdır, ayaktadır ve buna asla dokunulmayacaktır. Bu devletin varlığı elbette lazımdır, şarttır, hayat ve hürriyetimizin sigortasıdır ve buna sahip çıkılmalıdır. Ama şartlar ve ihtiyaçlar değişmiş olduğundan anayasa yetersiz kalmaktadır. Kuvvet Düzeninden hak düzenine geçmek için önce biz halk olarak “Adil Düzen Anayasası”nı hazırlayacağız. Sonra bunu siyasi partilere ve sivil örgütlere anlatacağız, tartışmaya açıp olgunlaşmasını sağlayacağız. O anayasanın meclisten ve milli iradenin tercih ve tensibinden geçmesi için çabalayacağız. Türk Savunma Hukuku Anayasadaki temel maddelerden hiç birini kaldıramazsınız, değiştiremezsiniz, bu yanlıştır ve yararsızdır. O zaman birçok devlet kurumları rahatsız olur, patlama yaşanır. Mesela Genel Kurmay Başkanlığı'nı Milli Savunma Bakanlığı'na bağlayamazsınız. Çünkü o takdirde siz, silahlı kuvvetlerin statüsünü üçüncü, dördüncü dereceye atmış olursunuz. Hâlbuki onun yerini dolduracak kurum, onun yapacağı güce sahip değildir, ülkeyi koruyamayacaktır. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Başkomutanlığını Türkiye Büyük Millet Meclisi seçmektedir ve Onun bir organı yerindedir. Meclis’i başkomutanlıkta Cumhurbaşkanı temsil etmektedir. Genelkurmay Başkanı Cumhurbaşkanı adına başkomutanlık görevini yerine getirir. Millî güvenlik ve savunmayı hazırlamada Hükümet Meclis'e karşı sorumluluk yüklenir. Böylece, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin dört tane başı oluşmaktadır, a) Türkiye Büyük Millet Meclisi, b) Cumhurbaşkanı, e) Hükümet, d) Genelkurmay Başkanı. Bu durumda asker kimden emir alacak, kimi dinleyecek? Bu belirsizdir. Bu hususun netleşmesi gerekir. Devlet, hukuk düzeninin korunması için vardır, hayati ve gerekli bir yapıdır. Ancak hiçbir devlet, bağımsızlık savaşı verilmeden sadece hukuk düzeni içinde kurulamayacak ve hukuk düzeni içinde korunamayacaktır. Ordu deri vazifesini yapacak, bedenin içine karışmayacak ama bedenin dışarıya karşı savunulmasını, açık ve gizli tecavüzlerin savuşturulmasını asker sağlayacaktır. Askerler devleti, askeri metotlarla kurar ve korur, sivil yönetim ise devleti hukuk düzeni içinde yaşatır ve geliştirmeye çalışır. Ordunun oluşması ve yetkileri, hukuk düzeni içinde denetlenir, ama ordu içinde özel kurallar geçerlidir; zayıflatılmış, etkisiz ve yetkisiz bırakılmış bir ordu ile Türkiye’nin bağımsızlık ve bekasını korumak imkânsızdır. Temel Kavramlar: Seferberlik ve savaşla ilgili kavramlar kanunla konulacaktır. Olağanüstü hal, sıkıyönetim, seferberlik ve savaş halleri anayasada tanımlanmalıdır. Seferberlik, savaşa hazırlıktır. Seferberlik hukuk düzeninin kaldırılıp yerine askeri düzenin getirilmesidir. Orduların konuşlandığı bölgelere veya tüm ülkeye şamildir. Bize göre, ülkemiz on iki bölgeye ayrılmalı, her bölgenin merkez ilinde bir ordumuz konuşlandırılmalıdır. Her bölge için ayrı seferberlik ilan olunabilir. Genel seferberlik bütün ülkeye şamildir. Kısmî seferberlik bölgeleri içerir. Seferberlik hâli belirlenen tarihleri arasında geçerlidir. “Savaş hâli”, hiçbir sınırlama yapılmadan askeri birliğe teslimdir. Savaş hâli, hakların kısmen veya tamamen askıya alınmasını gerektirebilir. Savaş hâlinde cephe komutanının bütün emirleri kanun hükmündedir. Kararları mahkeme kararları gibidir. Savaş bitinceye kadar müdahale edilemeyecektir. Her konuda komutan yetkilidir, esirlere yapılacak muamelede de söz sahibidir. Savaş bittikten sonra, “savaş suçlusu” aramak yersizdir. Çünkü savaş zaten suçun meşrulaştığı yerdir. Ancak burada: "Hiçbir sınırlamaya tâbi tutulmadan" tabiri “her türlü haksızlık ve ahlaksızlığa izin verilir” anlamında değildir. Evrensel savaş hukukuna mutlaka riayet edilecektir. Ve zaten bizim dinimizde ve Milli geleneğimizde savaşta bile her türlü barbarlık ve aşırılıkla ilgili yasaklar getirmiştir. Millî Savunma: Güvenlik ve savunma hazırlığından meclise karşı sorumlu olan hükümet, Millî Güvenlik Kurulu kararlarından yararlanarak görevini yerine getirir. Bugünkü mevcut sistemde: Hükümet iç güvenliği sağlamakla, orduyu da savunmayı hazırlamakla yükümlü sayılmaktadır. Bu konularda da meclise karşı sorumlu tutulmaktadır. Hükümet Ordunun başkomutanı olmadığından, emretme yetkisi bulunmamaktadır. Ama Genelkurmay Başkanı ona bağlıdır. Yani savaş ve savunmayı hazırlamakla yükümlü olan kurum amir değildir. O halde onun emrinde hazırlık yapar demektir. Millî Güvenlik Kurulu da bu emri verir demektir. Ama öbür taraftan sorumluluk hükümete aittir. Bütün bunlar çelişkidir, belirsizliktir ve giderilmesi gerekir. Savunmanın çalışmaları ve bütçeleri ayrıdır. Yasa ile düzenlenmiştir. Meclis sadece ona gelir sağlayan kaynakları belirler. Ondan sonra genel bütçede yer almaz. Planlamada asker-sivil uzlaştırılır. Bu uzlaştırmayı yapacak olan kişi ise devlet başkanıdır. Savunma kararları güncelleştirilmeli, kararlılık içinde uygulanmalıdır. Savunma ile ilgili çalışmaları askeri karargâhlar yapacaktır. Tüm hazırlık ve eğitim ordu tarafından yapılır ve ordu komutanlarının yetkisindedir. Savaş, seferberlik ile ordular arası veya ordularla sivil yönetim arasında çıkacak ihtilaflarda kararları Devlet Başkanı giderir. Bu nedenle, Genel Kurmay Başkanının da doğrudan Devlet Başkanına bağlanması gerekir. Silahlı Güç Kullanılması: Savaş veya benzeri hallerde hükümet meclisten izin almalıdır. Bugünkü sistemde, sözde başkomutan cumhurbaşkanıdır; hükümet meclisten onay alsa bile, cumhurbaşkanı emir vermedikçe asker harekât yapamaz. Türkiye'de tezatlar ve çıkmazlar vardır. Örneğin Lübnan'a asker göndermeye Cumhurbaşkanı karşı olduğu halde gönderildi, bu yanlıştır. Hükümet savaşa veya benzer eyleme tek başına karar veremez, bunu meclisten geçirmekle yetinemez. Son kararda Devlet Başkan'ının onayı şarttır. Meclis, isterse Cumhurbaşkanı'nı görevden alabilir, ama devlet başkanı başta kaldıkça tüm savaş yetkisi onun emrindedir. Çünkü iktidar tecezzi etmez. Mustafa Kemal'in kuvvetler birliği ilkesi budur. Yoksa “okullarda herkes şu kıyafeti giyecek, bunu giyemeyecek” meselesi, kuvvetler birliği ile ilişkisi olan bir şey değildir. Bu tavırlar, devlete ve askere olan güveni zedeleyecek ve zarar verecektir. Mevcut yasada: “Bakanlar kurulu savaşla ilgili her türlü hazırlığı yapmak, genelkurmayın talebi üzerine, imkânları onun emrine vermek” durumundadır. Burada belirsiz bir husus vardır. Hükümet mi genelkurmayın emrindedir, yoksa genelkurmay mı hükümetin emrindedir, belli değildir. Savaş veya seferberlik kararını kim verecektir? Cumhurbaşkanı mı, yoksa hükümet mi, belli değildir. Önce hükümet ile genelkurmay başkanlığı; ikisi devlet başkanına bağlı olacaktır. Savaşla ilgili kararları hükmet değil, cumhurbaşkanı almalıdır. Başkomutanlık Savaşta; yasama organı, (meclis) hükümet ve Cumhurbaşkanı, hiçbiri devre dışı olmayacak birlikte sorumluluk alacaklardır. Savaşın kazanılması için doğal kanunlar vardır: a) Erken davranan savaşı kazanır. Kim tetiği erken çekerse o yaşayacak, karşı taraf yok olacaktır. b) Birlikte hareket eden ordu galip gelip zafere ulaşacaktır. Tek kuvvet olmayan ve aynı merkezden emir almayan ordu düşman karşısında şaşıracak ve bozguna uğrayacaktır. c) Düşmanın bilmediği ve beklemediği bir tarzda vurmak şarttır. Yeni (stratejik ve teknolojik) silahlarla vurmak lazımdır. Bu da gizlilikle ve ekonomik güçle alakalıdır. d) Savunmada sabırlı olmak, uzun zaman dayanmak ve sebatlı davranmak sonucu belirleyecek en önemli unsurlardır. Maneviyatsız bir ordu çabuk dağılacaktır. Bu da ordunun kendi ikmalini kendisinin yapması ile alakalıdır. Napolyon'un sözü var; "Savaş kendisini finanse etmekle kazanılır." Savaş ortamında Hükümet birçok konuda devre dışıdır. Barışta bile askeri eğitim ve disiplin düzenine karışmamalıdır. Cumhurbaşkanı zaten başkomutandır. Peki, Meclisin durumu ne olacaktır? İşte Savaş hâli, meclisin bile cumhurbaşkanının emrine girdiği bir durum ortaya çıkarmaktadır. Aksi halde savaşın kaybedilmesi riski vardır. Uluslararası hukuk, savaşın meşruluğuna müdahale edebilir, ama savaşın şekline müdahale edemez. Savaş, vatanını ve bağımsızlığını korumak ve açık tehdit ve tehlikeleri savuşturmak için ölmek veya öldürmektir. Ötesi yoktur. Bu da vahdet-i kuvva ile olur, tek komuta ile olur. Ordunun bir görevi de; savunma dışında, anayasal düzeni korumaktır. Ordunun bir görevi de anayasal düzeni, yani hukuk düzenini korumaktır. Ülkenin birliği ve milletin dirliği tehlikeye düştüğü zaman anayasal düzeni korumak da ordunun sorumluluğundadır. Ancak buna genelkurmay başkanının veya başbakanın karar vermesi yanlıştır. Buna karar verecek olan sadece millet adına devlet başkanıdır. Devlet demek, hukuku kuvvetli kılan kurum demektir. Hukuk demek, hakemlerden oluşan bağımsız, yansız, etkin ve saygın yargı kararları demektir. Adil yargı düzeni olmayan devlet değildir, ordusu da zorbalık sebebidir. Yargının yozlaştığı, iktidarın zorbalaştığı, milli birlik ve dirliğin tehlikeye atıldığı bir durumda ordunun vazifesi müdahale edip adil bir düzeni yeniden kurmasıdır. Nitekim geçmişte de zaman zaman bunu yapmaya çalışmıştır. Ama aynı yetki ve mesuliyeti, şahsi ihtirasları ve ideolojik saplantıları için kullanan komutanlar da çıkmıştır. Bunu önlemek için ordu-  millet barışını sağlamak şarttır. Genelkurmaylık barış zamanında da savaş hazırlığını hükümetle birlikte yapacaktır. Genelkurmayın bütçesi belirlenmelidir. Bütçe harcamalarının beşte biri orduya aittir. Askerlik bedelleri orduya aittir. Gümrük gelirleri orduya aittir. Sivillerin de kullandığı bazı tesislerin korunması ve bakımı orduya verilebilir. Ordu bundan gelir temin eder. Ordu askeri mıntıkalarda askeri personelle kendi ihtiyacı olan üretimi yapabilir. Ürün onlara aittir. Uzmanlık isteyen alanlarda profesyonel askerlik sistemi geliştirilebilmelidir. Belirli yaşa kadar her vatandaşın üç senede bir on beş günü geçmemek üzere askere çağrılıp kendi sınıfında eğitim verilmesi yararlı olabilir. Gerektiğinde ilerideki günler mahzuf edilmek üzere de fazla gün de istihdam edebilir. Dönüşüm Anayasasında Yerel Yönetim Türkiye Cumhuriyeti Devleti halkımız tarafından oluşturuldu. Yani Türkiye’mizi başka ve hazır bir kuvvet kurmamış, aksine yıkılan imparatorluğun yerine, halkımız birleşmiş, savaş vermiş ve devletini kurmuştu. Anadolu halkı bin yıldır birlikte yaşarken, imparatorluk yıkılınca halk gizli Yahudi (sabataist)lerin ve dış Siyonistlerin tertip ve tahrikiyle iki gruba ayrıldı; Müslümanlar ve Hıristiyanlar. Maalesef aralarında kanlı hesaplaşmalar kışkırtıldı. Vatanımız Haçlı emperyalistlerce işgal altına alındı. Ama sonunda Müslüman halkımız Mustafa Kemal’in önderliğinde toparlanıp organize olmayı başardı ve teslime yanaşmadı. Bu savaşın kazanılması için merkezi bir güç lazımdı, böylece “Hâkimiyeti Milliye, Kuvvayı Milliye” kavramları ortaya çıktı. “Vahdeti Kuvva” (Milli güçlerin birliği ve tek merkezden yönetilmesi) ilkesi benimsendi. Sonunda merkezi hükümet oluşturuldu. Demek ki Türkiye İstiklâl Savaşı'nı, İslâm’ın doğal kuralları içinde, yerinden yönetimle kazandı. Ama sonra varlığını sürdürmek için merkezi güç oluşturdu, buna ihtiyaç vardı. Batı modelleri örnek alındı. Bunun önemli yararları olmuştur. a) Türkiye azınlıklar dışında isyancı Hıristiyanlardan ayıklandı, saf Müslüman halklardan oluşup kaynaştı.   b) Batılıların kışkırtması ile oluşan bölücülük akımları yenilgiye uğratıldı ve güçlü bir devlet ortaya çıktı. c) Halkımız Türkçe öğrenerek dil bakımından da tek ulus hâlini aldı. d) Müslüman Anadolu halkı Türk kabul edilerek, iç göçler ve evlenmeler sonucu tek millet olarak güç ve ün kazandı. Bununla beraber bugün bu tek gücün sıkıntıları vardır. Dış kışkırtmalar sonucu ülkemizde terör olayları azdırılmıştır. Ekonomik sıkıntılarımız ve dış borçlarımız artmıştır. Yargıda sıkıntılarımız ve medya sorunlarımız ortadadır. Yeni anayasa yapma ihtiyacındayız. Ama devletimizin esası olan Vahdeti Kuvva ilkesini asla bırakamayız. Çünkü bunu terk edersek devletimiz yıkılacaktır. Onun için bizim önerdiğimiz bir geçiş dönemi ilkesi vardır. “Vahdeti Kuvva Güçler Birliği” ilkesi hangi prensipleri içermektedir? a) Vahdeti Kuvva'nın birinci ayağı tek meclis sistemini içerir. Türkiye Büyük Millet Meclisi milletin yegâne temsilcisidir. Millî hâkimiyet orada tecelli ve temerküz etmiştir. Bu durum kesinlikle sürdürülmelidir. Meclisin üstünde bir devlet başkanı, meclisin üstünde başka bir meclis, meclisin üstünde dışarıdan yargı denetimi, meclisin üstünde bir üniversite etkinliği söz konusu edilmemelidir. Ancak meclis de yargı denetimine girmelidir. Yoksa hukuk devleti olmamız mümkün değildir. Meclisin içinde hakemler seçilmeli, yüce divan onlardan meydana gelmelidir. Taraflar birer hakem seçmeli, başhakemi de sonradan hakemler seçmelidir. Her konu için oluşturulan yüce divanın kararları kesindir. Bu hem yargı denetimini gerçekleştirecek, hem de meclisin hâkimiyetine zarar vermeyecektir. b) Vahdeti Kuvva'nın ikinci ayağı tek ordudur, millî silahlı kuvvetlerdir. Orduda birlik sağlanmalıdır. Bunun için Cumhurbaşkanı askerlerin de tasvibiyle seçilip ordu komutanları doğrudan ona bağlanmalıdır. Fiilen başkomutan asker destekli devlet başkanı olmalıdır. Türkiye'nin on iki bölgesine on iki ordu yerleştirmek yararlıdır. Bu orduların askerleri o bölgeden olmayan halktan oluşmalıdır. Herkese kendi bölgesi dışındaki bir orduyu seçme hakkı tanınmalıdır. Böylece hem demokratik ordu oluşacak hem de düzenli ve disiplinli silahlı kuvvetler güç kazanacaktır. c) Vahdeti Kuvva'nın üçüncü ayağı ise merkezi yönetimdir. Bölgelerin yönetimi merkezi olmalıdır. Orduların konuşlandığı illerin yönetiminde asker de söz sahibi yapılmalıdır. Ama taşra iller tamamen serbest siyasete bırakılmalıdır. Kendi meclisleri olmalı, kendi başkanları seçimle kazanmalıdır. Yüzde birden az büyüklükte bir bağımsız il devlet için tehlike teşkil etmesi imkânsızdır. Kaldı ki bölge merkezinde konuşlandırılan ordu muhtemel isyanları bastırmaya her zaman muktedir olacaktır. d) Vahdeti Kuvva'nın dördüncü ayağı ise Türkçe ve tevhidi tedrisat prensibidir. Okullar Türkçe ders vermelidir. Ama özel okullarda, Türkçe esas olmak üzere farklı dilde öğrenim serbest olabilir. Ama imtihanlar devlet tarafından merkezi yapılmalı, diplomayı okullar değil, üniversiteler değil, devlet vermelidir. Soruları merkezi yönetim tespit etmelidir. Merkezin taşra üzerindeki denetimi ektin ve yetkin biçimde devam etmelidir. Her türlü tasarrufla ilgili merkezi yönetim bilgilendirilmelidir. Gerektiğinde müdahale edilebilir. Ancak bu izin şeklinde yürütülmelidir. Taşra görevlileri her türlü kamu işleri hakkında aldıkları kararları hemen uygulayabilmelidir. En sıradan icraatlarda bile merkezden izin veya ruhsat bekleme dönemi bitmelidir. Ancak yaptıkları bütün muameleyi merkeze bildirmeli, merkez bunları denetlemeli, Vahdeti Kuvva ilkesine aykırı bir şey görürse müdahale edilmelidir. Gerekirse, muameleyi iptal edebilmeli veya yargıya gidebilmelidir. Böylece hem merkezin denetimi devam edecek, hem de merkezin denetimi neticesinde oluşan tıkanıklık giderilecektir. Yeni Anayasada Yargı Hiçbir müessesede başka bir sisteme, aniden ve birden geçilemez; dolayısıyla "hâkimlik sistemi"nden hemen “hakemlik sistemi”ne geçilemez. Öyle bir anayasa yapmalıyız ki “hakemlik sistemi”ne kendiliğinden kolayca geçilebilsin. Bunun için çok basit yollar vardır. Şöyle ki: Bu günkü hâkimlik sistemi devam edecek, 30 bin ile 50 bin arasında nüfusa sahip olan ilçelerimizde belirli ihtisas dallarında birer hâkim bulunacaktır. İstenirse idari, hukuk, ceza hâkimleri ayrı ayrı atanır. Bunların görevleri şunlar olacaktır. a) Duruşmaları bunlar yönetecek, mahkemeye başkanlık yapacak. b) Bütün kayıtlar bunlar tarafından tutulacak; sekretaryaları bulunacak. c) Hakemlerin verdiği kararları bunlar usulden ve esastan inceleyerek kabul veya reddetme yetkisi tanınacak. Ama kendileri davaya bakmayacak. d) Verilen kararların infazı hâkimlere ait olacaktır. İlçe hâkimlerinin onayladığı davalar geciktirilmeksizin uygulanacaktır. Bugünkü yüksek mahkemeler de elbette lazımdır ve kalacaktır. Kararların bozulması hâlinde tazminat söz konusu olacaktır. Bu işlemlerin dışında dört yüksek kurul oluşturulmalıdır: a) Savunma Yüksek Kurulu kurulmalıdır. Avukatların ve savcıların yer aldığı bu yüksek kurulda özel ve kamu davalarına bunlar bakacaklardır. Savcılık avukatlık hâline getirilecektir. Resmi avukatlar olacak, bunlar maaşlarını devletten alacaklar. Avukatı olmayanların avukatlığını karşılıksız yapacaklar; bunu özel hukukta da yapacaklardır. Bunlar hakem de olabileceklerdir. Diğer avukatlar eskisi gibi avukatlık mesleklerine devam edeceklerdir. b) Soruşturma Yüksek Kurulu oluşmalıdır. Soruşturma ve kovuşturma polisleri adalet bakanlığına bağlanacak, bunlara müdahale etme ve operasyon yürütme yetkisi tanınmayacaktır. Müdahale yetkisi özel eğitimli uzman polis teşkilatının ve jandarmanın olacaktır. Bu polisler sadece soruşturmacı olacaktır. Resmi ve özel davaların soruşturmasını bunlar yapacaklardır. Maaşlarını devletten alacaklardır. Ayrıca özel soruşturma timleri oluşturulacaktır. Bunlar dışarıdan sözlü ve yazılı soruşturma yapacaklardır. Duruşmalı soruşturma ile karakol soruşturması polis tarafından yapılacaktır. c) Bilirkişilik Yüksek Kurulu hazırlanmalıdır. Bilirkişileri hakemler atayacaktır. Birini bir hakem, diğerini diğer hakem ve baş bilirkişiyi de başhakem atayacaktır. Bu husus ceza davalarında da böyle olacaktır. Bilirkişileri hâkim atamayacaktır. d) Hakemlik Yüksek Kurulu lazımdır. Hukuk tahsili almış, belirli alanlarda ihtisas yapıp uzmanlaşmış, devlet tarafından bu işi yapabilir diye yeterli ve yetkili sayılmış ehliyetli ve dayanışmalı hakemler kurulu oluşturulacaktır. Muhakeme usulü kanununda küçük değişiklikler yapılacaktır. "Sözleşmelerde aksi belirtilmemişse taraflar hakemlere gitmek zorundadırlar. Ayrıca ceza kanununda da dâhil olmak üzere bilirkişileri ehliyetliler arasından taraflar seçerler. Baş bilirkişiyi seçilen bilirkişiler tayin ederler. Hâkim onaylamazsa yüksek mahkemeye gidilebilir." Böylece oluşan yargı, eski sistemi bozmadan yoluna devam edecektir. Önce isteyenler hâkimlere giderler, isteyenler hakemlere giderler. Nitekim bu bugün de böyledir. Sadece taraflar belirtmemişlerse hâkimlere giderler. Değişecek yeni sistemde belirtmemişlerse hakemlere giderler. Bilirkişiler taraflarca atanmıyordu. Yeni durumda taraflar atıyor, hâkim onaylıyor. Bilirkişilere ara itiraz yapılamıyordu, şimdi yapılacaktır. Resmi avukat ve bilirkişilerin ücretleri devletçe ödenmelidir. Bunun için bütçeden paylar ayrılmalıdır. Bilirkişiler bu payları davaların büyüklüğüne göre bölüşüp dağıtmalıdır. Kazanan ve kaybeden avukat hakemler, aynı meblağı almalıdır. Çünkü avukat ve hakem adilane karar vermek durumundadır. Sömürü sisteminden kaynaklanan ve büyük kısmı devleti hortumlamaya dayanan davaların bugünkü şekliyle devamına, ama en kısa zamanda sonuçlandırılıp, devletin ve milletin hakkının geri alınmasına çalışılmalıdır. Adil Düzene geçildiğinde faiz, karaborsa, kumar gibi haksız ve ahlaksız davalar kendiliğinden sona erecek ve avukatlık da ortadan kalkıp yerine hakemlik gelecektir. Çünkü hakemler aynı zamanda avukat yerindedir. Hakemlerin maaşları devletçe ödenmektedir. Rüşvet alma, hile yapma, adam kayırma, delilleri karartma, devleti zarara uğratma gibi haksızlık ve yanlışlıkları yapan hakemlerin ehliyetine son verilir ve devlet hizmetinden men edilir. Eski Diyanet İşleri Başkanlarından ve Cumhuriyet döneminin büyük âlimlerinden olan Ömer Nasuhi Bilmen Hoca Efendi, Kuran ahkâmına ve İslam şeriatına göre hazırladığı meşhur “Hukuk-i İslamiye Kamusu” kitabının 1. cildindeki önsözünü şu zevata teşekkür ederek bitirmektedir: “İstanbul Üniversitesi Rektörü muhterem Ordinaryüs Profesör Sıddıkk Sami Onar, böyle bir eserin tedvini (yazılması) hususunda mütevali (ısrarlı) teşviklerini ibzal (cömertçe ikram) buyurmuşlardır. İstanbul Hukuk Fakültesi muhterem Dekanı Profesör Doktor Hüseyin Nail Kubalı ve Hukuk Fakültesi Dekanı bulundukları sırada eserin tab'ı imkânını temin etmiş olan muhterem Ordinaryüs Profesör Doktor Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ve Fakülte muhterem heyeti tedrisiyesi (öğretim üyeleri) de bu eserin mühmel (ihmal ve iptal edilmiş) kalmaması hususunda pek kıymetli lütuflarını diriğ etmediler (esirgemediler). O sayede eserin tab'ına başlanılmış oldu. Bu muhterem, yüksek hey'eti ilmiyeye (yüksek ve değerli ilim ekibine) samimi teşekkürlerimi arzetmeği bir borç bilirim. Eserin bütün ciltlerinin tab'ını İkmale (tamamlayıp bitirmeye), muvaffakiyetî de atıfeti İlahiyyeden (Allah’ın ihsan ve inayetinden) beklerim.” İşte bu zevat, Cumhuriyet tarihimizin en önemli ve etkili hukuk bilginleridir ve eserleri hala temel ders kitabı olarak okutulan profesörlerdir. Ve bu yüksek bilim adamları, tamamen İslam hukukuna dayalı 8 ciltlik muhteşem bir eserin hazırlanmasına ve basılıp yayınlanmasına yardımcı olmuşlar ve bunu asla laikliğe ve cumhuriyetin temel değerlerine aykırı görmemişler, tam aksine teşvik ve tebrik etmişlerdir. Ve hele Rektör Sıddık Sami Onar’ın bu kitabı takdim ve takdir yazısı hayret ve hayranlık uyandırıyordu: Hatta; Aşağıda anlatacağım sırları çözemiyorum” diye başlıyordu, Sn. Mehmet Şevket Eygi... Yıl 1949... İktidarda CHP var, İsmet İnönü (nam-ı diğer Millî Şef) Cumhurbaşkanı. Din ve dindarlar ağır baskılar altında. Tarihî camilerin yüzde sekseni kapalı. Yeni cami yapılamıyor. Ezan okumak bile  yasak. Günde beş kez müezzinler Türkçe ezan okuyor. “Tanrı uludur, Tanrı uludur... Bilirim bildiririm Tanrı’dan başka yok tapacak...” diye bağırılıyor… O tarihte Türkiye’de üç üniversite var: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi, Ankara Üniversitesi... İstanbul Üniversitesi’nin Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar. Bu zatın Yahudi olduğu iddia ediliyor. Yine o tarihte İstanbul müftüsü, dersiamdan ve icazetli ulemadan Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen. İstanbul Üniversitesi, Hukuk Fakültesi yayınları içinde, işte bu 1949 yılında İstanbul müftüsü Ömer Nasuhi Bilmen’in abidevî (anıtsal) eserinin birinci cildi bastırılıp yayınlanıyor. Kitabın ismi “Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu.” Birinci cilt büyük boy 506 sayfa. (İstanbul Matbaacılık TAO, 1949) Önsözünü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar kaleme almış ve şu başlığı koymuş: “Hukuk-I İslâmiyye Ve Istılahat-I Fıkhiyye Kamusu’nun Temin Edeceği Büyük Faydalar.” Bir buçuk sayfalık bu veciz önsözü aynen aşağıya alıyorum: “Hak ve adaletin en büyük ve feyizli kaynaklarından olan İslâm hukuku, asırlarca en medenî milletlerin ihtiyaçlarına cevap verdiği halde, bugün maalesef mukayeseli hukuk sahasında layık olduğu yeri alamamış bulunmaktadır. Roma hukuku kaidelerinin, zaman ve devlet şekilleri içinde geçirdiği istihale (özünü koruyarak gelişme kabiliyeti) ve hayatın zaruretlerine intibak bakımından, ilim âleminde büyük bir bir kıymet arz ettiği halde, İslâm hukukunun; aynı olgunlaşma merhalelerini geçirmiş, hayat şartları birbirinden farklı ve ayrı ayrı medeniyetlere sahip olan Türk, Arap, İran, Hint gibi değişik İslâm milletlerinin içtimaî bünyelerine uymuş ve ihtiyaçlarına cevap vermiş olmasına ve bugün de içinde adalet ve faziletin en esaslı hükümleri saklı bulunmasına rağmen; mukayeseli hukuk sahasında ve hukukun tekâmülünde bugün bir rolü bulunmaması, hukuk ilmi namına esefle karşılanması icap eder. Bugün İslâm hukuku esaslarının meydana konması, bunların ehemmiyet ve kıymetlerinin dünya hukuk âlemine ve ilim ehline sunulması bu ilmin inkişafı bakımından büyük bir hizmet olacaktır; çünkü İslâm hukuku üzerinde, mukayeseli hukuk kaide ve usulleri dairesinde yapılacak tetkikler, bir taraftan bu hukukun ehemmiyetini meydana koyacak, bir taraftan da birçok meselelerde cemiyetin en âdil hareket kaidelerini bulmaya (mükemmel bir anayasa ve kanunlar yapmaya) yardım edecektir. Mazide İslâm hukukunun gelişmesinde ve hâdiselere tatbikinde büyük hizmetleri dokunmuş olan Türk hukukçularına bugün de bu hukukun zamanın kıymet hükümleri dâhilinde (İslam hukukunu) tetkik ve izahı vazifesi düşmektedir. Fakat bu mühim işe başlamak için seleflerimizin bir bahr-i bî-payan (sonsuz bir okyanus) diye tavsif ettikleri (tanımladıkları) fıkıh ilmini, İslâm hukukunu bütün incelikleriyle ortaya koymak lazımdır.  Asırlar ve kıt’alar içinde, milletler ve medeniyetler arasında yayılmış muazzam bir hukuk manzumesini bugünkü nesillerin anlayabileceği bir şekilde ve toplu olarak ortaya koymak, her ilim ve hukuk adamının yapabileceği bir iş değildir. Değerli âlimimiz ve Müftümüz Ömer Nasuhi Bilmen, büyük bir bilgi ve ihatanın, yorulmak bilmez bir mesainin mahsulü olan bu kıymetli eserleriyle, bu çok güç işi başarmış bulunuyorlar. Bugünün ve yarının hukukçuları orijinal mukayeseli hukuk tetkiklerine (dikkatli araştırma ve karşılaştırmalarına), kanun vâzıları (kanun koyma kurumları) ise hazırlayacakları kanunlara temel olacak bilgi ve esasları bu değerli eserde bulacaklardır. Bu kitapla Türk hukuk edebiyatı kıymetli bir eser kazanmış bulunuyor. Üniversite böyle bir eseri neşriyatı arasında görmekle büyük bir haz ve memnuniyet duymaktadır. Eserin fazıl müellifini bu büyük başarısından dolayı tebrik ederken, bu eserleriyle biz hukukçulara yapmış oldukları kıymetli yardımlarından dolayı şükranlarımı sunmayı da bir borç sayıyorum.” Önsözdeki şu cümleyi dikkatle ve defaatle okumak lazımdır:  “Bugünün ve yarının hukukçuları orijinal mukayeseli hukuk tedkiklerine(araştırmalarına) , kanun vâzıları (koyucuları) ise hazırlayacakları kanunlara (ve anayasalara) esas olacak bilgileri bu değerli eserde bulacaklardır.”  Hala çözemediğimiz sırlar şunlardır: 1. 1949’da İstanbul Üniversitesi böyle bir İslâm hukuku (Şeriat) külliyatını (tamamı 6 cilttir) nasıl yayınlamaya başlayabilmiştir? Türkiye’nin bugün de böyle bir özgüvene ihtiyacı vardır. 2. Rektör Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar yukarıdaki önsözü nasıl yazabilmiştir? Şimdi yeni bir anayasa hazırlanırken ilim adamlarımızın ve aydınlarımızın, bu tutarlı ve duyarlı tavrı örnek almaları lazımdır.  3. “Geleceğin kanun koyucuları hazırlayacakları kanunlara esas olacak bilgileri bu kitaptan çıkartacaklardır” cümlesini cesaret ve samimiyetle itiraf edebilmişt

Daha yakından tanımak ve meraklarının yanıtlarını bulmak isteyen değerli okurlarımızdan ve birçok yazar ve fikir adamımızdan gelen yoğun talepler ve teklifler üzerine, başyazarımız ve genel yayın danışmanımız Ahmet Akgül Hocamızın kısa bir özgeçmişini hazırlayıp bilgilerinize sunmayı gerekli saydık…

Ahmet Akgül

Necmettin Erbakan, 29 Ekim 1926’da Sinop’ta dünyaya geldi. Sinop Kadı Vekili Mehmet Sabri Bey ve Kamer hanımın 4 çocuğunun en büyüğü olan Necmettin Erbakan’ın, (Kendi ifadesiyle) anne tarafı Çerkez, baba tarafı ise Kozanoğlu Beyliği’ne dayanır. İlkokula Kayseri’de başlayan Necmettin Erbakan, babasının tayini sebebiyle tahsilini Trabzon’da sürdürmüştür.

Prof. Dr. Necmettin Erbakan

Mili Çözüm Dergisi Necmettin Erbakan Ahmet Akgül Meali Kerim